AMAN KEDİ GİRMESİN
“Kimi kediler vardır ki hiçbir şey yapmadan insanın asabını işgal eder.”
Kahvehanedeki televizyonda bilmem kaçıncı tekrarı dönen diziler gibi birbirinin aynı günlerden biriydi. Kahveci Rıza, sigaradan sararmış dişlerine aldırmadan, dudak kenarındaki sigaranın dumanını tüttürürken bir taraftan elindeki bezle çay tezgâhını parlatıyordu.
Ortam hafif sisliydi. Tütün içmek yasak olsa da gelgelelim buna pek ayak uyduran yoktu. Mekânın müdavimi olan Ali Dayı’nın kesik öksürüklerine okey taşlarının sesi eklenirken masalarda sesler yükseliyordu.
“Abi sen taş sayıyorsun!”
“Şansa bak…”
“Yandan yedin oyunu!”
“Yine mi çift gittin?”
“Ben açıyordum ya!”
“Çaylar tazelensin.”
gibi nice sözler de eksik olmuyordu. Oyunu kaybeden, çayları sırtlanıyordu.
Herkes rutininde giderken kapıda kahvenin üst katlarının birinde oturan Hasibe Teyze pürtelaş halde belirdi. Eşarbı yan dönmüş, omuzundan çantası kaymış ve elinde de bir kaç poşeti varken sağ ayağıyla da kapıyı kapatmaya çalışıyordu.
Tüm bakışlar ona yönelmişti. Ali Dayı da gazete parçasındaki bulmacayı bırakmış, gözlüklerinin altından öylece bakakalmıştı.
Onun yine neden buraya daldığını merak eden kahve ahalisi pür dikkat kesilmişti. Elindeki poşetleri yere bırakıp başörtüsünün iki ucunu çenesinin altından çekip aşağı doğru düzelterek sabitledi. Sonra onları alarak; “Ne bakıyorsun öyle? Aman ha, sakın kapıyı açmayın.” dedi.
Bu heyecanlı hâllerine alışık olan mekân sahibi yüzünde alaycı bir ifadeyle konuşmaya başladı; “Hayırdır, ne oldu yine emekli aylığı günü de hırsız mı peşinde?” diye.
Nefes nefese kalan yaşlı kadının; “Münasebetsizlik yapıp benim asabımı bozma bakayım… Hem o dediğin geçen ay olmuştu.”
cevabıyla kaş göz işaretleri eşliğinde gülüşmeler duyuldu.
Sonra sesi titreyerek; “Kedi var dışarıda. İçeri girmesin ha.” deyince bir kahkaha tufanı koptu.
“İlahi Hasibe Teyze, şu kedi korkunu da bir atlatamadın gitti.” diyerek elindeki kalemle bulmacasını doldurmaya devam etti Ali Dayı.
Onun kedi korkusu mahallede efsaneydi. Yolda kedi görse yolunu değiştirir, apartmanda karşılaşsa çığlığı yayılır, tutup çıkarmazlarsa da sesini kesmez, katiyen içeri girmez, sokakta öylece beklerdi. Arada arkasından “Miyavv!” diyerek onu korkutup dalga geçen çocuklar olurdu. O da yerden aldığı taşlarla; “Sizi gidi siziler. Annenize, babanıza söyleyim de görün veletler!” diye onları kovalardı.
Anlayacağınız, öyle böyle değildi onun bu fobisi.
Kahveci Rıza baktı, önemli bir şey yoktu. Çayı ince belliye doldururken eli hiç titremez, hangi masanın demli hangi masanın açık içtiğini kimse söylemeden bilirdi. Kasanın yanındaki eski radyosu çoğu zaman cızırtılı türküler çalar, Yusuf da farkında olmadan kaşığı bardaklara ritim tutardı. Paşa’nın su kabını doldurmayı da hiçbir zaman ihmal etmezdi. Boşalan bardakları değiştirip demlikten taze çay koyarken imayla seslendi.
“Ee anlat bakalım, bu seferki kaçtığın nasıl bir pisiydi?”
Telaşla anlatmaya başladı; “Kocamandı. Aslan yelesi gibi çok tüylü ve besiliydi. Belli ki çok yedirmişler, gözlerinde alev topu ışıkla bana baktı.” diye.
Ali Dayı gülerek: “Ablam o senin göremediğin bir şey görmüş ondan gözlerini parlatarak tepki göstermiştir.” dedi.
Ortamın gerginliği gidip biraz yumuşamaya başlamıştı ki kapı açıldı. Oranın müdavimlerinden biri girdi. Ardında mahallenin ünlü miskin kedisi Paşa.
Öyle yavaş ve ağır yürüyordu ki “Buraların patronu benim” der gibi. Ne tehditkâr ne sevecendi. Daha çok uykusu bölünmüş bir ihtiyarın homurdanmasına benzeyen sesler çıkararak ilerliyordu.
Yaşlı kadın çığlıkla birlikte sandalyenin üstüne çıktı. Sanki oraya hoplayamaz gibi…
Hasibe Teyze, “İşte bu dedim size… Gördünüz mü bak kokumu takip edip beni buldu, nasıl da bakıyor. Beni gözüne kestirdi!” dedi.
Paşa bir an başörtülü kadına baktı, kısa bir “Miyav…“ çektikten sonra aldırmadan usul usul ilerledi. Sağa sola göz attı. Mekânın en güneş alan yerinde olan sandalyenin üzerindeki yıllardır sahiplendiği eski mindere zıplayarak yerleşti.
Tüylü yumağı herkes tanırdı. Boynunun etrafındaki uzun tüyler uzaktan gerçekten küçük bir aslan yelesini andırıyordu. Sokağın kedisiydi belki ama kahvenin müdavimleri onu çoktan sahiplenmiş artık mekânla özdeşleşmişti.
Hasibe Teyze: ”Onu buradan derhal yakalayıp çıkarın!” dedi bu kez.
Tezgâhının başındaki adam, elindeki bezle arka taraftaki bir masada çayın damladığı zemini silerken omuz silkerek; “Ben çıkaramam.” dedi.
“Neden?”
“Ben burada kiracıyım, sahibi değilim teyzem.” demesiyle bir kahkaha koptu.
Tüylü bela bu sırada patilerini uzatarak esnedi. Ama öyle büyük esnedi ki Hasibe teyze korkudan;“Patilerini hazırlıyor, dedim size bana saldıracak! “diye bağırdı.
Ali Dayı kalemi havaya kaldırarak:i; “Yok artık… Kedi bu, güneşleniyor. Hem üşenir o sana kadar gelmeye miskinlikten.”
Bu sözle yavaş yavaş sandalyeden indi. Gözleri kapıyla kedi arasındaki mesafede gidip geliyordu. Mırnav ona yaklaşmıyordu. Saldırmıyordu. Hatta o hiç umurunda bile değildi.
Sadece yatıyordu. Arada göz açıyor, sevimli bir şekilde patisini burnunun üstüne kapatıp kıvrılıp sonra tekrar uyuyordu. Sanki hayat mottosu: “Ne hâliniz varsa görün, ben yorulurum.” gibiydi.
Rıza çay uzattı; “Gel, bir çay iç teyzem, benden olsun.” dedikten sonra elindeki çayı uzatıp devam etti.
“Bak sen bu zararsızdan değil, önüne geçemediğin o içindeki histen korkuyorsun. Bu zararsız, tatlı pisinin neresinden korkulur, miskinin teki. Bütün gün acıkınca kalkar, kapının önünde bırakılan yiyeceği yer, sütünü, suyunu içer, sucuklu tost kokusunu alınca tezgâhın önünde sessizce bekler, isterse müşterilerin ayaklarına sürtünür, istemezse kimseyi umursamazdı. Canı sıkılırsa mahalleyi turlar, sonra gelir böyle buraya yatar.
Hem ben de korkarım tabi, senin gibi benim de fobim var lakin kediden değil vergi dairesinden ceza yemekten. Onlarda her gün şükür ki gelip burada yatmıyorlar” deyince mekânda yine bir kahkaha koptu. O da istemsizce güldü.
Tam o sırada Paşa, her şeyden habersiz uykusunda döndü. Hatta küçük hırıltılar ile ufak ufak horluyordu.
Biraz sakinlemiş halde yaşlı kadın kahveciye döndü.
“Ne yapacağım şimdi? Çayım da bitti. Kapının oraya gitsem siz onu tutsanız mı?”
İşletmeci gayet ciddi cevap verip; “Korkma teyzem. Geçmişte kimseyi yemedi. En fazla senden mırlayarak tost ister.” deyince yaşlı kadın ilk kez kahkaha attı.
Korkusu tam geçmemişti belki yine de o gün ilk kez, kaçmadan aynı ortamda bir süre oturdu bir kediyle.
Paşa mı?
O hâlinden memnun rahatça uyuyordu.
Çünkü bu dünyada bazı kedilerin hayattaki tek maksadı; “İnsanların sinir sistemiyle sessizce oynamaktı.”
***













































