KARIM DA KARIM KOCAM DA KOCAM
Halide, çiçeği burnunda bir süt kuzusu… Halide oynak bir kısrak… Halide nazenin bir gelin…
Halide benim gacım; Nişantaşı’nın en işlek caddesinde çiçek satıyor kıvıra kıvıra, güle oynaya, mevsimine göre gül, papatya, sümbül, lale, kasımpatı…
Her birini ayrı ayrı sepetlerde taşıyor, hemi de kendi elceğizleriyle be ya! Kalbi kırıkların, âşıkların, gacısını aldatıp af dileyeceklerin gönül çelenleridir bu çiçekler. Tezgâhın renkli cümbüşü, görenin içini şenlendirir vallahi! Alı al moru mor bir görsel şölen sunar kaldırım ötesinde. Gacım hem söylüyor hem oynuyor, belediye müzik çalmayı yasak ettiğinden beri böyle yapıyor. Bazı zamanlar düğüne gitmemişsem darbukamı kaptığım gibi düşüyorum Halidemin peşine, çekiyorum altıma bir tabure, vuruyorum darbukamın gözüne gözüne. Dumte de dum tek diye başlayan ritimlerimi yere düşmeden daha havada yakalıyor Halide.
Dayanamıyor vallahi, takıyor çiçeği kulağına, kalkıyor oynamaya; yandan yandan kalça atıyor, şalvarını titretip kollarını yılan gibi kıvırıyor, gerdan kırarken sarı örükleri hep tülbendinden dışarıya çıkıyor.
Ritimim hızlandıkça Halide kıvırıyor, “Oooo! Mastika Mastika.” Caddede zaman ağır çekime girmiş çoktan. Zaman; insanlara, trafiğe, iyiliklere ve kötülüklere inat ve dünyaya artık ne varsa her biri Halide’nin göbek deliğinde, bir de darbukamın gözünde duruyor. Sessizliğin sesini bölüyorum ritmik bir şekilde, sonra hızlıca eskiye dönüyor zaman. İnsanlar gacımın etrafına toplanıyor, çiçek satışları patlıyor. Paraları toplayarak koyuyor önlüğünün cebine Halide. Herkes dağıldıktan sonra gacımın vücuduna bakıp iç geçiriyorum.
“Allah belacığını vermesin kız kancık, çok özlerim seni beya!” diyorum, o dakka karım kaşının altından süzüyor beni, naif bir boyun hareketiyle düşürüyor başını omuzuna. Bir ileri iki geri salınıp duruyor. Biraz önce ele güne göbek atan sanki o değildi.
Bugüne kadar onsuz bir güne bile imza atmamışım. Oysa Halidem, anneme bakmaya gidecek, sabah erkenden. Onun yokluğunda oyalanacağım bir iş çıkmazsa yandığımın resmidir. Aksi takdirde bütün gün Ferdi Baba’yı dinletip mahallenin imanını gevretirim. Günü bitirmeye karar verip tezgâhı toparlayarak eve gidiyoruz; burası Roman mahallesi, her bahçede kâğıt ve plastik toplayan çek çek arabaları zincirle bağlıdır. Gecekonduların çatıları tenekeden derme çatmadır. Her pencereden ayrı bir enstrüman sesi duyulur.
Bizim gacı eve vardığımda çilingir sofrası hazırlıyor. Of! Aslan sütü de ne ala, yanında bir de kavun, peynir olsa… O kafayla başlıyorum darbukamı konuşturmaya, bizim gacı durur mu, başlıyor göbek atıp, gerdan kırmaya. Vurdukça darbukama Halide’min güllü şalvarı titriyor ve düzgün kalçaları kısrak gibi bir o yana bir bu yana seğirtip duruyor. Acısıylan ve tatlısıylan ruhumuzu müzikle besleyip duruyoruz, biraz da koklaşıp, oynaşıyoruz ve anason kokuları içinde geçmişimizi de darbukanın içine tıkıp uyuya dalıyoruz.
Ertesi gün gacımı otogardan otobüse bindiriyorum. O evde yokken canım çok sıkılıyor. Kahveye gitmek, al kızı ver papazı oynamak dahi istemiyorum. Hüseyin Ağa’nın sıpası gibi akşama kadar kapı önünde oturup başımı öne eğik, öylece soluyup duruyorum. Neyse ki bu hafta iki tane düğün işi çıktı da kafayı böylelikle dağıtacağım. Halide’min özlemi beni bekâr olduğum günlere sürüklüyor, akrep gibi yandan yandan. Ferdi Baba’nın şarkılarıyla dertlendiğim o günlere…
Ondan ayrı kaldığım zamanlarda atmış olduğum naraları mezarda yatan ölmüş babam bile duyardı. İşte o zaman gözlerim dönerdi çeltik tarlasına, vıcık vıcık olurdu gözlerim ağlamaktan be ya!
Arkadaşım Cahit’in; “Ne, ü, be ya! Akşama hazırlan, ne kaldı şunun şurasında şimicik?” sesiyle irkiliyorum. “Tamam be ya! Sen git gelirim birazdan.” deyip, çöktüğüm yerden kalkıp bakkaldan yüksek alkollü bira alarak eve geçiyorum ve biramı yudumlarken hayallerime kaldığı yerden devam ediyorum.
“Ah! Büyük ikramiye çıktı diyelim, ne mi yaparım? Hemen bir muhasebeci tutup Cihangir’den ev, hizmetçi, kapıya da özel şoförü dayarım.” derken kurduğum hayale kanıp gerçek gibi sevinirim birden. Uzandığım yerden iç geçiriyorum.
“Vallahi de billahi Halide’yi paşa karısı gibi yaşatırım.”
Cebimdeki piyango biletini çıkarıp yukarı kaldırıyor, önce öpüp sonra muhterem bir elmiş gibi alnıma koyuyorum. Hayal kurmak bedava değil mi be ya? Kuruyorum işte, hayallerin hemi de en güzelini, on beş gün sonra büyük ikramiye bana çıkmıştı diyelim mesela; yeni hayatımızı Halide gelmeden kurmuş olurdum mutlaka. Ona sürpriz yapardım. Hayallerin gazına gelip, “Heyt! Adaletsiz Allah!” diye bir nara atıveriyorum.
Halide’mi semtin en pahalı sosyete pazarına götürüyor ve istediği güllü fistanı, kırmızı topuklu terlikleri alıyor ve iki dirhem bir çekirdek tıkır tıkır yöremde yurdumda cilveleşsin istiyorum, ardından onu istediği kuaföre bırakıyorum, güneş rengi saçlarını salmasını, başından tülbentini atmasını istiyorum.
Biramdan birkaç yudum alıyorum, gözlerim pencerenin üstüne konmuş sineğe takılıyor. Vızır vızır vızırdıyor. Halide burada olsa bi dakka içeride tutmazdı sineği, hemen üstüne vuruverirdi. Bense onu yalnızlığımda arkadaş görüp onunla sohbet ediyorum.
Satın aldığımız apartmanda okumuş insanlar otur elbet, onların yanında çok göze batarız; ama benim karım beceriklidir, bu farkı kısa sürede alıyla gülüyle kapatır. Gerçi ilk zamanlar ne kadar kendimizi saklamak istesek de bir yerde darbukamızla, şivemizle, kılık kıyafetimizle parlarız. Farzımuhal, her şey yolunda gitti diyelim. Gacım geldi, onu attım arabamıza, getiriyorum apartman kapısına. Açıyorum aracın kapısını tilki kurnazlığıyla, Cihangir’in rüzgârı çarpsın ki beni abi, karımın hiç haberi olmuyor, tamamen sürpriz yapıyorum. O semt başkadır; havası, denizi, asırlık çınar ağaçları... Hele o yokuşların üstündeki kafelerden yayılan filtre kahvenin kokusu.
Cihangir’deki kahve kokusu odamın içine kadar sızıyor, kalkıp kendime koca kupa kahve yapıyorum. Başka bira içmeye niyetim de yok. Kurduğum hayallere kaldığım yerden devam ediyorum.
Araçtan indik diyelim; apartmanın kapısını açıp içeriye giriyoruz. Binanın cephesi solgun, ben parlak renklere boyuyorum. Daire kapımdaki zilini hemen söküp yerine ‘Karım da karım, kocam da kocam!” diye çalan zili takıyorum. Halide göbecikleri ata ata yeni hayatına girsin istiyorum. O anki halini düşününce diyorum ki Halide karmakarışık…
Halide’nin düşünceleri dolaşık…
Halide şaşkın bir âşık…
“Çok özledim Halide’m seni be ya!” diye iç geçiriyorum, sonra da ara ara sıcak kahvemi yudumluyorum, içimin özlemini hiç geçmiyor.
Karımın beline sarılıp asansörle yukarıya çıkıyoruz, bizi hizmetçi karşılıyor. Halide’ye her şeyi orada açıklıyorum. “Burası bizim yeni hayatımız, büyük ikramiye bize çıktı.” diyorum. Hemen boynuma atlıyor ve başlıyor ağlamaya, beni hemen yatak odasına çekiyor o dakka, artık sabah olana kadar çıkmayız bir daha.
Kahvaltıdan sonra kuyumcuya gidiyoruz, şöyle bileklerinden dirseklerine kadar bilezik döşüyorum koluna. Şıngırdata şıngırdata özel aracımızla eve geliyoruz. Kırmızı topuklu terliği ayağında, güllü sabahlığı üzerindeyken nasıl da melek gibi görünüyor gözüme…
Ne olduysa ondan sonra oluyor. Kapının yeni zili çalıyor, “Karım da karım, kocam da kocam” komşular ellerinde almışlar birer tabak, kapımıza dayanıp kuyruk olmuşlar, meraklı gözlerle karımı süzüyorlar! Halide ise elini saçlarına götürüyor ve bigudilerini tutuyor, bir an böyle yakalanmış olmaktan utanç duyuyor. Halide’nin bilezikleri misafirlerin gözlerini kamaştırıyor.
“Buyurun, oş gelmişiniz be ya!” deyip komşuları içeriye davet ediyor.
Pencerede vızırdayıp duran sinek, gelip bacağıma konuyor, daha bir samimi olmak istiyor. Hiç umursamıyorum, başlıyorum hayallerimi kaldığım yerden anlatmaya…
Komşuların gözleri velfecri okuyarak içeriye giriyorlar. Görseniz, sanki her biri tapınağa giriyor. Makineli dürbünden bakar gibi tüm ayrıntının içine dalıp kayboluyorlar. Varaklı koltuklarımıza oturuyorlar. Karım izin isteyip saçlarını açmaya giderken evin hizmetçisini unutup, “Birazdan geliyorum, kahvelerini yaparım hemen.” derken pot kırdığını anlıyor. Aceleyle arkasını döneyim derken de topuklu terliği de onunla birlikte ters dönüyor ve ayağını burkuyor.
“Ah gacım! Canı çok yandı, hemi de çok utandı.” diye iç geçiriyorum, sinek bacağımdan göbeğime konunca karnım tatlı tatlı kaşıyorum. Varlığını hatırlatmak istiyor.
Misafirler kaşlarının altından göz göze bakıp hafifçe sırıtıyorlar. Koca popolu, kıvırcık saçlı gacı, oturduğu yerden kalkacaktı ki kızıl saçlı gacı onu tek kaşıyla yerine oturtturuyor. “Otur kız, daha ne şenlik göreceğiz, keyfine bak!” anlamında bir göz kırpıyor. Oysa ki koco popolu, kıvırcık saçlı gacı iyi biri olmalı, “Bir şey oldu mu, iyi misiniz kızım?” diye sormadan geçemiyor. Halide kızarmış yüzünü gizleyerek, “Olur üyle şeyler, bir şeyciğim yok şükür.” diyebiliyor. Hizmetçi kahve yaparken o da alelacele saçlarını kabartıp mutfağa geliyor ve hizmetçinin eğilip kulağına, “İnsan haber vermeden pat diye gelir mi, bir de bizi beğenmezler.” diyor ve salona giriyor. Güllü fistanını düzelterek koltuğun uç tarafına oturup bacaklarını hafifçe sağa yatırıyor. Sanki Türk filmlerinden fırlamış o fakir ama gururlu başrol oyuncu gibi duruyor. Yine de apartmanın içinde yeni doğmuş bir tay gibi parlıyor. Halide üyle genç, üyle diri ki en güzel kadınlar bile onu kıskanıyor.
Özlem yüreğimi bir kurt gibi kemiriyor. Kahvemden büyük bir yudum alıyorum, derken kahvemin soğumuş olduğunu görüyorum, fincanı sehpaya geri bırakıyor ve çekyata yeniden uzanıp kaldığım yerden devam ediyorum.
İşte bir an salon sessizliğe bürünse…
Kimse ne diyeceğini bilemese…
Hani birçok kız çocuğu doğar ya! Tam da öyle anlardan biri olsa…
Gacım oturduğu yerde bir iki kıpırdasa sonra başlasa yaşadığı o günü anlatmaya,…
“Geçenlerde hastaneye gittim, doktor kalp elektrosu istedi. Bugüne kadar çekilmemişim, nasıl bir şeydir bilmem, korktum abla. Kapıda bekliyorum, çıkanların ardından kafamı uzatıp içeriye bakıyorum. İki tane erkekten bozma hıyarto masa başında oturmuş her giden gacının ardından bakıp pis pis sırıtmıyorlar mı? Dayanamıyorum, çıkan bir hastaya soruyorum. ‘İçerde ne yapıyoruz?’ diye.
Gacı, ‘Yok bir şey, sadece penyeni yukarıya sıyırıyorsun, göğsüne yapışkanlı birkaç kablo takıyorlar, hiç canın yanmıyor.’ diyor.
Ben de işin aslını öğrendim ya!
Biliyorum ya!
Kendimden eminim ya!
Girdim içeriye, o iki vıcığa hiç bakmıyorum, onlara karşı tavır içindeyim; çünkü ne yapacağımı biliyorum. İçeriye girip uzanıyorum sedyeye, sıyırıyorum penyemi, ay bir de baktım ki pantolonumun fermuarı açık değil mi abla! Tam elimi oraya attım derken, adam da döndü aynı anda! Ukala ukala yüzüme bakıp, ‘Oraya gerek yok hanfendi.’ demesin mi…
Sinirimden ağlaya ağlaya çıktım odadan abla, görümceme anlattım ama ‘Sakın kimseye söyleme.’ diye tembihledim. O da başladı karnını tutarak gülmeye ‘Vallahi bunu herkese anlatacağım.” demesin mi, o gün bugün herkesin ağızında fıkra gibi anlatılır kulaktan kulağa.”
“Allah iyiliğinizi vermesin Halide kızım, ne şeker şeysiniz sen öyle.”
“Siz de ülesiniz efendim.” deyip dudaklarına bir gülümseme kondursa.
Derken ikinci katta oturan kızıl saçlı gacının telefonu çalsa kısa bir konuşma yapsa ve ayfon telefonunu kapattığını sanıp telefonun Siri’sini açık unutsa. Ondan sonra ortalık karışsa; “Kusura bakmayın ani baskın yaptık, önceden haber veremedik.” deyince salonda mekanik bir kadın sesi yükselse…
“Sizin gibi münasebetsiz davarlar, hep böyle yaparlar.”
“Aman neler oluyor böyle, bu bomba gibi ortaya düşen şey de ne?”
Herkesin gözü Halide’min üzerinde toplansa, hani mimliyiz ya! Garibimin bir şeyden anladığı yok. O da anlamsızca baksa etrafına;, kızıl saçlı gacı çözse olayı…
“Aa! Ne kadar ayıp Siri, çabuk sus dedim sana.”
“Ayıp mı, talebiniz tarafımdan algılanamamıştır efendim.”
Misafirler kızarıp morarsa biraz da onlar utansa.
“Aman komşucuyum! Siri’ne terbiye verin lütfen. Olmaz ki canım böyle.” dese.
Sonra hep birlikte gülüp mevzuyu kapatsalar…
Sonrasında gelsin çaylar börekler…
O sırada telefonum çalmasıyla şimdiki zamana dönüyorum, “O’lum nerdesin be ya? Bir saate çıkıyoruz, topla malzemelerini Sülo’nun yerine gel.” diyor, diyor da benim hayalimin tam ortasına ediyor. Bu hayali güzel bir şekilde sonlandırmak istiyorum; ama içlerinde gerçekleştirebileceklerimi ayırıyorum, birincisi Halid’eme ikinci el ayfon almak. İkincisi, kapıya sürpriz bir zil sesi taktırmak. Öyle tatlı tatlı kuruyordum ki hayalleri bir şekilde sonuna getirmek istemiyorum.
Halide bir an şalvar giymiş gibi bacaklarını açıp biraz da öne doğru kaykılsa. Görenler yerde bakla falı bakacak sansa. “Kız, hanım abla, söyle Siri’ye de bize mastika çalsın, hep beraber atalım göbecikleri be ya!“ dese. Salonda kim varsa hepsini tek tek kaldırıp parmaklarını şıklata şıklata göbek atsalar ve senaryosu tarafıma ait olan bu Türk filimi de mutlu sonla bitse diyorum.
Göbeğimden darbukama konan sineği kovalıyor, çekyatın dibinde duran darbukamı alıyorum ve tek ritim geçiyorum. Kalkmalıydım ardık, amma kurduğum hayalin bir gün gerçekleşme ihtimalinin olmadığını bile bile çekyattan doğrulup bir sigara yakıyor ve düşünüyorum.
Keşke diyorum keşke; sınıf farkı gibi olumsuz düşünceleri de ayaklarımızın altına alıp da göbek atabilsek ama nerde? Aman neyse! Alkolüm de bittiğine göre kuracağım hayaller buraya kadarmış.
Deyip kalkıyorum ayağa, aynı anda yeni zilin sesini duyuyorum, “Kocam da kocam, karım da karım”…
Kapıyı açtığımda asıl sürprizi ben yaşıyorum. Karşımda gacım Halide’m durmuyor mu? Arkasından da eniştem, annem…
Halide’nin ayın şavkı gibi parlayan yüzüne bakıyorum, bir de anama. Onların en büyük zenginlik olduğunu düşünüyor ve kurduğum hayallerden, ikramiyeden, evden arabadan hepisiciğinden vazgeçiyor, yüzüme bir gülücük kondurup, “Bu zenginlik işleri bozar bizi be ya! Hadi! üle durmayın dışarda girin içeri bre kancıklar!”diyorum.
***














































