KAN DAVASI
“Hey! Baksana Bedri!”
“Buyur patron!”
“Sabahın beşi oldu, hamur makinasına maya koymadın mı?”
“Mayayı bırakıyorum şimdi patron.”
Bedri Usta henüz uykunun mahmurluğunu üzerinden atamamıştı. Arkasını patrona dönüp kocaman esnedi. Fırının üst katında tek göz odada Çırak Necmi ile kalıyorlardı, zehir gibi bir delikanlı. İzmir’de yaşamış ama İzmir onun doğu şivesini üzerinden silememiş. Eline çabuk cebbar, hani tuttuğunu koparan cinsten, bir kötü huyu varsa çok korkak ve ürkek. Şaka yapılamayacak kadar, gök gürlese, köpek havlasa kaçacak delik arayanlardan. O iri yarı bedeninin aksine niçin bu kadar ürkek anlaşılır gibi değil doğrusu. Bedri Usta iyi öğretmen, ne öğrettiyse hepsini çırak kapıyor alimallah. Necmi’nin bilemediği; Bedri Usta’nın psikolojik halleri. Çabuk usta olur bu çırak çabuk. Bedri Usta mayayı ılık suya bıraktı, sonra gözlerini ovuşturdu ve Çırak Necmiye seslendi.
“Necmi, oradan iki çay kap bir patrona bir bana, tavşankanı olsun,” dedi.
Kısa sürede uyku mahmurluğundan sıyrıldı. Çırak Necmi iki bardak çayı tepside artistik hareketler yaparak getirirken, göğün gürlemesiyle tepsiyi çevirmekten vaz geçti, omuzları düştü, gözleri bir adım öne çıktı. Patron ise pencereden dışarıyı seyir ediyordu, acaba karanlıkta ne görüyor ve ne düşünüyordu? Karanlık ince siyah tül gibi kasabasının üstüne serilmişti. Siyah tülün ardından gündüze gebe olan gecenin doğum sancılarını mı dinliyordu? Gök gürledikçe, gelip geçici araba farı gibi göz alıcı hareketler ortalığı aydınlatıyordu.
Bedri Usta unu hamur makinasına boca edip yoğurdu ve hamuru dinlenmeye bıraktı. Çayın soğumuş olduğunu görünce gözleri Çırak Necmi’yi aradı. Yerleri paspas ederken onu bulunca, kendi çayını kendi doldurdu. Bedenini tezgâhın arkasındaki yıpranmış, yer yer kumaşları yırtılmış sandalyeye bırakıverdi.
Elleri, bacakları bazen yüreği hatta içi, bir yaprak gibi zaman zaman titriyordu. Aylardan beri kimseyle konuşmak istemiyordu. Her şeye çabuk sinirlenir olmuştu. Necmi, Bedri Usta’daki bu değişiklikleri uzaktan takip ediyor, asla belli etmiyordu. Hatta bir çok kez kendi kendine konuştuğuna şahit olmuştu. Hamur mayalandıkça içeriyi ekşi maya kokusu sardı.
Bedri Usta çaydanlıktaki tüm çayları hortumlamıştı. Aralarda içtiği çaylarda kanlısını düşündü durdu. Aşirete haber salmıştı, onu er ya da geç bulacaklardı. İstanbul kazan olsa, Bedri Usta kepçe olup, onu encik yavrusu gibi ensesinden yakalayacaktı sonra. Aşiret içinde adeta ana yasalaşmış bir karar gibi, alınması gereken canın hükmü çoktan verilmişti.
Annesinin tiz sesi beynindeki tüm hücrelerinde yankılandı. “O katilin ipini çekmezsen sana sütümü helal etmem,” dediğini duyumsadı.
Kanlısının babası, onun babasını vurmuş ve böylece atalardan gelen kan davası yıllarca sürüp gitmişti. Bu can pazarında can alma sırası şimdi ona gelmişti. Bedri Usta kanlı gözlerini ovuşturdu ve tüm duygularını geçici süreliğine sabahla, gecenin kesiştiği ince çizgiye bırakıverdi. Hamur mayalanmıştı, Necmi koşarak geldi. “Usta, ekmekleri yapmaya başlıyorum, hamur olmuş” dedi.
Bedri Usta unlu elleriyle başındaki şapkayı düzelterek hamur makinasına doğru gitti. Hamurlara şekil verip ortadan tek bir çizik atıyorlardı. Bedri Usta, “Necmi, ekmeklere neden iki değil de tek çizgi atılır biliyor musun? Çünkü tek çizginin manası, Allah bir demektir de ondan. Bunu sakın ola unutma emi” dedi. Necmi elindeki jilete baktı, bir de Bedri Usta’nın yüzüne, kıpkırmızı olmuştu yüzü, kan gibi kırmızı. Bunu ilk defa duyuyordu. “Bunu hiç düşünmemiştim usta” dedi.
Şekil verip beyaz örtünün üstüne koydukları ekmekleri son dinlenmeye bıraktılar. Fırına girmeden ekmek hamurunun yarım saatte bu şekilde dinlenmesi gerekmekteydi. Bedri Usta’nın ağzından anlaşılması zor kelimeler çıkıyor, kelimeleri ağzında çiğnemiyor bilakis kusuyordu. Necmi ne söylediğini anlayamıyordu. Sanki arada küfür ediyordu. Onun bu hallerine alışmaya çalışan Necmi, anlamlandıramadığı ve ustasındaki garip hallerin arttığını hissederken geriliyor ve ürküyorsa da onu görmezden geliyordu. “Acaba bir derdi mi var?” diye düşünmeden edemiyordu. Hiç dertleşmez, Necmi’ye bir şey söylemezdi. Zaten başkasına da onun bir dert anlattığı görülmüş değildi. İçine kapanık bir karakterdi. Şahsına münhasır biriydi.
Çırak Necmi arada taze çayı demledi ve servis yaptı. Bedri Usta’nın aklına sanki karıncalar yuva yapmıştı. O kadar karışık ve hızlı düşünceler içindeydi ki, hayat da tutunduğu yerden incelerek kopuyordu sanki. Her saat başı annesinin hükmü beyninde ve kulaklarında çınlar olmuştu, adeta beynine yer etmişti. Aklından Besmele gibi annesinin aralıksız sözleri geçiyordu. Şimdiye kadar kanlısının bir izine de rastlayamamıştı. Annesi sürekli telefonlarında ona kan davasını hatırlatıyor, sütünün akına karalar bağlıyordu. Bedri intikamını almadan ona kız istemeyeceğini de söylüyordu. Yasalar hükümler Bedri’yi canından yaşamından bezdirmiş ve yıldırmıştı. “Bitsin artık bu işkence” diye rüyalarında bile sayıklıyordu. Dile kolay; otuz yıl boyunca annesinin intikama susamış hayat dersleriyle büyümüştü. Yaşamındaki olaylar onu olumsuz duygu ve düşüncelere sürüklüyor, kalbini ve ruhunu sıkıştırıyordu. Artık ne evlenmek istiyor ne de yaşamak, tek istediği ölmeden önce öldürmek.
Çabuk geçti yarım saat ekmekleri fırına verdi Necmi fırının başında bekliyordu. Bedri Usta sandalyesinde düşünmek istemediği ne varsa hepsini film şeridi gibi izleyip, yeniden düşünüyordu. Tatil günlerinde dışarıya çıkmak ne Bedri Ustanın ne de Necmi’nin istekleri arasındaydı. Hele Necmi dışarı çıksa, yanıp tutuşmuş gibi anında fırına geri dönüverirdi. Sanki korkup kaçtığı bir şeyleri var gibiydi ama bunu kimse fark edemezdi. Görevine sadık biri olarak Necmi’yi akıllarının bir köşesine yazmışlardı. Bedri Usta dışarıya çıkacak gücü kendinde bir hissetse, bak o zaman neler yapacaktı? O çocuğu bulup… Fırını sıcak ekmek kokuları sardı. Fırından çıkan tazecik, el yakan lezzetli ekmekleri Necmi kasaların içine kopmaya başladı.
Bedri Usta söylene söylene fırının başına geldi. Kime, niye, ne söylüyordu hiç bir şey anlaşılmıyordu? Adeta konuşmuyor sayıklıyordu. Necmi’yi bir sıkıntı bir korkudur kapladı, ustasıyla aynı odada kalmak gün geçtikçe zorlaşıyordu. Gece ilerleyen saatlerde paydos olunca Bedri Usta odasına çekildi, Necmi yerleri paspaslayıp ortalığı topladı ve odasına çıktı. Aman Allah’ım bir de ne görsün? Bedri Usta tavana ip bağlamış, ipi de boynuna geçirmişti. Altındaki tabureyi Necmi’yi görünce salıverdi. Boşlukta kalan zayıf bacakları sallanıp titremeye başladı, dili dışarıya çıktı. Koca bedeni ipin ucunda sallanıyor ve can çekişiyordu. Necmi soğukkanlılıkla koşup ayaklarından Bedri Usta’yı kaldırdı ve aşağıdaki patronuna; “Koş patron koş” diyerek çığlık attı.
Çıkmak üzere hazırlanan patron bir çırpıda odaya çıktı ve gördüğü manzara karşısında eli ayağı boşalsa da gücünü toplayıp Bedri Usta’nın başını ipten çıkarttı. Ambulansı arayıp onu hastaneye kaldırdılar. Fırında Necmi kaldı. Bedri Ustayı psikiyatri kliniğine yatırdı. Bir ay boyunca hastanede yattı. Fırında işleri patron ve Necmi yürüttü ve sık sık onu ziyarete gittiler. Artık Bedri Usta sağlığına önemli ölçüde kavuşmuştu. İşyerinde ilaçlarını düzenli olarak alıyor, Necmi onu takip ediyordu. Bedri Usta’nın, Necmi’ye olan minnet duygusu günden güne çoğalarak büyüyordu. Hayatına son verme isteğinin ne kadar yanlış bir karar olduğunu defalarca yineledi durdu. Necmi’yi kardeşi gibi sever olmuştu. Patronuyla daha bir kaynaşmışlardı. Sayıklamaları, titremeleri dalıp gitmeleri ve sinirli halleri önemli ölçüde yok olmuştu. Bir gün Bedri Usta’ya aşiretten bir mesaj geldi, “Kanlın İstanbul’da bir fırında çalışıyormuş, adı Necmi,” diye yazıyordu.
Bedri Ustanın gözlerinde, Necmi’yle tanıştığı yıllar aylara, aylar günlere, günler saatlere, saatler o ana gelip orada düğümleniyordu. Onu yetiştirdiği, minnet duygularına gebe olduğu, kardeş gibi bir ekmeği bölüştüğü kişi, o canı alınası kişi şimdi Necmi miydi he! Diye söylenip duruyordu. Necmi seslendi; “Abi eczaneye gidiyorum, bir eksiğin gediğin var mı?” dedi.
Duymadı Bedri. Ah biri gelse Bedri’ye keşke okkalı bir tokat atsa idi. Şok geçiriyordu. Böyle bir şey nasıl olurdu. Tevekkeli değil Necmi doğulu olduğu halde İzmir’de yaşamış, yok yaşamamış demek ki kendini böyle saklamış. O sebepten her şeyden bu kadar korkuyor ve tedirgin. Düşündükçe tüm parçalar bir bir yerine oturuyordu. Bir it gibi silkelendi ve öksürerek ayağa kalktı, bir bardak suyu kafasından aşağıya dikti. Aklının bir köşesinde annesinin otuz yıllık ahları, diğer köşesinde kardeş gibi sevdiği hatta canını ona borçlu olduğu kişi.
Elinden bardağı düşürdü, kırılan parçalar ve çıkan gürültü onu şimdiki zamana geri döndürdü. Müşteri gelmiş bekliyordu. Bedri ise bulunduğu yere kök salmış yerin yedi kat dibine girmişti. Alamazdı Necmi’nin canını alamazdı.
Annesi sütünü helal etmez ise etmeseydi. Necmi’ye ekmeğin üstündeki tek çizginin manasını o öğretmemiş miydi? Evet, Allah ‘bir’di ve Allah’tan başka kimse bir canı almamaydı.
Editör: Suna Türkmen Güngör














































