KAÇIP KAYBOLALIM
Herkesin başından çok kereler geçmiş bir sürü anısı vardır. Bunların içinden en belirginleri öylece kazınır, beyninizin kıvrımlarında hayatınız boyunca dolaşır durur.
Benim çocukluğumda Turgut arkadaşımla yaşadığım, onunla her karşılaştığımızda hatırladığımız o birkaç günlük evden kaçma öykümüzü konuşuruz. Yokluğun içinde geçen günlerimizi tebessümün ağır bastığı gülüşmelerin akışında kaç kez anlattık, bilinmez. O, yaşamını erken bitirince ben anlatmakta zorlanır oldum. Ona saygı adına onu bir kez daha anmak istedim.
Köy yaşamında yokluklar içinde hayatını sürdüren fakir iki ailenin çocuklarıydık. Turgut’un ailesinin geliri bizimkinden daha kötü olduğundan o, benden daha mücadeleciydi. On yaşlarında iki kafadardık, yaz tatilinde bizim sorumluluğumuzda olan ağılda beslediğimiz keçileri yazın sıcağında, sabah ayazında tatlı uykumuzdan uyandırılıp dağa otlatmaya götürüp öğlenin sıcağında tekrar eve getirirdik.
Öğleden sonra hava serinleyince de tekrar keçileri ağıldan çıkarıp dağa gütmeye giderdik. Bu, tatil boyunca bizim görevimizdi. Dağda aynı yerde buluşurduk, keçiler taze filizleri adeta keyiflenircesine yerlerdi. Biz de götürdüğümüz dama tahtasını sakladığımız yerden çıkarır; dama oynamaya dalar giderdik. Arada bir sürüyü takip etmeyi ihmal etmezdik. Bu, bizim çocuk bedenimize yüklenmiş rutin işti. Oyun oynama hakkımız hiç yoktu.
Öğlen eve geldiğimizde keçileri ağıla kapatıp kendimizi sokağa atardık. Bizim akranlarımız kendi aralarında iki takım oluşturup naylon toplarla maç yaparlardı. Adeta tatilin tadını çıkarırlardı. Biz kenarda duvara yaslanır, onların maçını izlerdik. Bizi oyuna dâhil etmezlerdi.
İkimizin de elbiseleri eski ve yırtıktı. Benimse ayağımda kışın giydiğim, arkası yırtık çizmelerim vardı. Güneş öfkesini ayaklarıma kusuyordu. Öyle yakıcı oluyordu ki bazen ayağım ateşin içindeymiş gibi hissediyordum. Turgut’un ise ayağında ayakkabısı yoktu. Yerin taşı, toprağı ayaklarını iyice nasırlaştırdığı için zorlanmadan yürüyebiliyordu. Maç yapanlara bakıp “Biri sakatlansa bizi alsalar…” diye geçirirdik içimizden.
Nedense bizi almazlardı. İçimize oturur çöreklenirdi, onlara olan öfkemiz. Öğle sonu olmuş hava serinlemişti. Tekrar keçileri dağa otlatmaya çıkarma zamanı gelmiş olurdu. Zor geliyordu, çocukların oyunundan ayrılmak. Turgut’la birbirimize bakışırdık geri dönmek için.
İçimizdeki çocukça isyan gelip giderdi. Oturduğumuz duvarın dibinden kalktık. Yürürken Turgut, “Keçileri gütmeye gitmeyelim, kaçalım evi terk edelim!” deyince “Neden?” bile demeden, “Olur kaçalım, bıktım her gün keçi gütmekten.” dedim.
İlk önce akşam olunca nerede yatacağımızı araştırmaya başladık. Dağda bir kayanın oyuğuna girdik. Otlardan toplayıp yatak yaptık. Güneş yavaş yavaş tepeleri aşıyor, ferini söndürmeye çalışıyordu.
Biz, kayanın kovuğuna yaptığımız ot yatağımıza yüzükoyun yatıp aşağılara bakıyorduk. Özgürlüğümüzün tadını çıkarıyorduk. Karnımızın acıktığında alaca karanlık bastığında, midelerimiz değirmen taşları boşa döner gibi gurul gurul ötmeye başlıyordu. Ovaya inip armut ağaçlarından armut toplamayı düşünmüştük. Geri gelirken karanlık olunca, çalıların içinden gelemeyiz, diye düşündük.
Vazgeçtik. Gecenin ayazı kayanın kuytusunda bizi arıyor, yırtık elbiselerimizin içinde tir tir titriyorduk. Sabahın olmasını, güneşin sıcakla kucaklamasını sabırsızlıkla bekliyorduk. Bir taraftan midemizin açlığı iyice huzursuz etmeye başlamıştı. Uyuyamıyorduk, bir o yana bir bu yana dönüp duruyorduk. Evdekiler ne haldeler, bizi arıyorlar mıdır, akıllarının ucundan geçiyor muyduk? diye düşünüyorduk. Sırtüstü uzandık yıldızlara bakarak; “Ağılda aç, susuz kalan keçiler ne âlemdeler; onlarında bizim gibi karınları acıkmıştır değil mi Turgut?” dedim.
Turgut, sessiz kayan yıldızı takip ediyordu. Benim niyetim bu eylemden vazgeçip eve dönmekti ama korku daha ağır basıyordu. Yiyeceğimiz dayağın hesabını hayal bile edemiyordum.
Sabahın alaca karanlığında doğa uyanmaya başlamıştı. Sabah yeliyle birlikte kuşlar özgür yaşamın sevincini yaşıyorlardı. Ortalık ağarmaya başlamıştı, güneş bir çıksa bizi ısıtsa diye düşünerek ovada armut ağacına yaklaştık. Tek tük olgunlaşmaya başlamış armutları taşla düşürüp açlığımızı giderdik. Evdeki yemeğin ekmeğin yerini hiç tutmuyordu.
Turgut, benden daha rahattı; yoksa bana mı belli etmiyordu; bilemiyordum. Evden kaçışımızın birinci günü, zorluklar içinde geçiyordu. Susamıştık, güneşin yakıcı sıcağında susuzluk daha çekilmez oldu.
Dermanımız kalmamıştı. Dudaklarımız çorak toprak gibi kurumuştu, zor konuşuyorduk. Turgut “Dereye gidelim; hem su içeriz hem balık tutarız, akşam pişirip yeriz.” deyince, “Kibrit bile yok, nasıl ateş yakacağız?” dedim.
“Gece evdekiler uyuyunca evden alırız.” dedi.
Gideceğimiz dere epey uzaktı, yarım saat yol yürümemiz gerekiyordu. Yolda giderken dikkatlice sağa sola bakıp takip ediliyor muyuz tedirginliğiyle çalıları kendimize siper ederek yürüyorduk.
Ayaklarımız gitmek istemese de dereden kana kana su içeceğiz, bir de su birikintisinde kalan balıkları yakalayıp akşam yemeği yapacağız umudu ile az da olsa yürümemizi kolaylaştırıyordu. Dereye vardık; çınar ağaçlarının gölgesinde akan suyun şırıltısı, dünyanın en güzel melodisi gibiydi.
Dere kenarına uzanıp kana kana suyu içerken çayda balıkların dudaklarımızın altında korkusuzca kendi dünyalarında kıvrıla kıvrıla yüzmeleri bizi sevince boğmuştu. Biraz ağaçların gölgesinde yorgunluğumuzu giderip balıkları yakalayacaktık. Yorgunluk üzerimize ağırca bir taş gibi bastırıyordu. Öylece uyuyup kalmışız. Bir zaman sonra sertçe bir elin sırtıma çarpmasıyla sımsıkı kavraması bir oldu. Canımın alındığı hissiyle ayaklarımın bağı çözülmüş, nutkum tutulmuştu; nefes alamıyordum. Şoku atlatınca babamın sesini duydum.
“Sen ne arıyorsun burada, ya yılan soksaydı ne olacaktı? Neden kaçtın evden?”
Bense korkudan olduğum yere sinmiş, hiç sesimi çıkarmıyordum. Kaçak damgası yemiş mahkûm gibiydim. Turgut az ötede mavi gözlerini ovuşturarak kaçmaya çalışıyordu, belli ki o da sersemlemişti. Babamla gelen komşu, Turgut’u kolundan yakaladı.
Babam arada bir küfür savurup enseme tokat patlatıyordu. Arada bir “Senin hesabını evde keseceğim.” deyip yokuş yukarı itekleyerek, iki mahkûm gibi götürülüyorduk. Eve vardığımızda Turgut’u babasına teslim ettiler. Beni babam evde dut ağacına bağlayıp iple vururken bağırışlarıma halam geldi. “Çocuğun aklını mı oynattıracaksın, sonra delimi bakacaksın?” deyip çözdürmüştü. Böylece kaçma maceramız bitmiş oldu.
O günden sonra Turgut ve ben kardeş gibi ayrılmaz olduk. Zaten “kardeşlik” diye hitap ederdik birbirimize. İş hayatına atılınca ben köyden ayrıldım. Bayramlarda, düğünlerde görüşür olmuştuk. Bir ara birbirimizi kaybettik. O zamanlarda cep telefonu da yoktu.
Köyden uzakta, denize yakın bir yere arazisinin olduğunu biliyordum. Oraya taşındığının haberini aldım. İkimizde evlenmiştik. Eşimi alıp kaldığı yere ziyarete gittik. Güzel bir taş ev yapmış eşiyle, orada vaktini geçiriyordu. Bizi yıllar sonra görünce çok sevindi, mutlu oldu. Ben de mutlu olmuştum, yılların özlemiyle sımsıkı sarılmıştık. Hasretimizi giderdik. Oturup sohbete koyulunca eşime de anlattı, çocukken evden kaçtığımızı.
“Yenge hanım, bu benim kadar gözü kara değildir, hep bunu ben kolladım. Çocukluğumuzda da hiç ayrılmazdık, kardeş gibi kardeşliğimdir bu benim.”
Emekli olduğumda yanına sık sık gider olmuştum. Akciğer kanseri olduğunun haberini almıştım. Eşi iki gözü iki çeşme anlatıyordu, gözyaşlarını ondan saklıyordu.
Biz de gözyaşımızı gösteremiyorduk. Elimizden gelen bir şey yoktu, bu illet yapışmıştı bir kere. Son kez hastanede ziyaretine gittiğimizde yine evden kaçış anımızı anlatırken yüreğimiz sıkışıyor, gözlerimiz buğulanıyor ve dayanamayıp dışarı çıkıyordum.
Anlatırken eskisi gibi canlı bir ses yoktu; göğsü zorla inip kalkıyor, kelimeler yarım yarım dökülüyordu ağzından. Son nefesinde yanında olamadım. Saygıyla anmak için bu anımızı yazdım. Mekânı cennet olsun.
***














































