HONORE DE BALZAC - ACI KAHVE
Hımm.. Mis.. Mis… Ne de güzel kokuyor! Böyle bir içecek daha, yeryüzünde yoktur ha!
Bir çoğunuz gibi ben de kahveyi çok severim ama ben günde 50-60 fincan kahve içerim. Ancak Türk usulü olmalı, şöyle bol telveli. Bu Şarklılar gerçekten çok akıllı. Çağımızın modern uyarıcılarında neyin zararlı neyin yararlı olduğunu çok iyi biliyorlar.
Bilenleriniz bilir ama bilmeyenler için bakın bir şey söyleyeceğim. Kahveyi sağlığa zararlı yapan, sert çekirdeğin içindeki toz madde olan tanendir. Çekirdeğin dışındaki aromayı veren kısımdan yaptığın o telveli kahveyi içmelisin. Bunun için de kahve çekirdeklerini havanda usul usul dövmelisin. İşte, Türkler bunu yapıyor.
Bizim enayiler de Türk usulü yapılan kahveye “bulaşık suyu” diyor ama kendilerinin kahve ile taneni karıştırdıklarından haberleri yok! Buradan Fransız kimyagerlere sesleniyorum, bu işe bir el atın ve gidin Türk kahvesini bir inceleyin hele…
Ha ha ha…
Tanıyorsunuz beni ama kahveyi görünce kendimi kaybettim, selam bile vermeden hemen konuşmaya başladım. Kusuruma bakmayın dostlar; ben, Honore de Balzac…

Ben böyleyim işte, kahve en büyük tutkularımdan biri. Benim için sadece bir içecek değil, ritüel gibi bir şey. Kahvenin etkisini zihnimde hissettiğimde düşüncelerim bir muharebe alanındaki taburlar gibi taarruza kalkıyor; anılar sancak açıp metaforlar hafif süvariler gibi ufka yayılınca mantığımın topları gürültüyle yetişiyor ve fikirlerim yaylım ateşine başlıyor.
Kahve içmediğim zamanlarda kahve çekirdeklerini atıyorum ağzıma, şeker gibi emip hafif hafif çiğniyorum. Ah o acı tat var ya... Belki de hayatımın en başından beri hep tattığım o duyguların tadı…
Umarım hepinizin çocukluğu ve gençliği güzel geçmiştir.
Biliyor musunuz? Annem beni bir kez bile kucaklamadan büyüttü. O, büyüdüğümü sandıkça ben küçülüyordum.
Neden mi beni hiç kucağına almadı?
Bütün o sağlıklı ve genç haline rağmen beni kendisinin doğurduğuna ve artık bir anne olduğuna hiç inanmadı da ondan…
Bu yüzden çocukluk deyince, Tours’un kırsalı ve annemin sert bakışları belirir gözümün önünde; ha bir de annesi tarafından reddedilen küçük bir çocuk olarak, dışarıda oyun oynayan kardeşlerime ve yaşıtlarıma imrenerek bakışım gelir aklıma...
Annem, Anne-Charlotte-Laure Sallambier, Paris'te tuhafiyecilik yapan bir ailedendi. Babam, Bernard-François Balssa ise Fransa'nın güneybatısındaki bir bölge olan Tarn'da köylü ve zanaatkâr bir ailenin on bir çocuğundan biriydi.
Babam, gençliğinde 1760'ta cebinde yalnızca bir Louis madeni parasıyla sosyal statüsünü yükseltmek amacıyla Paris'e gelmiş. Başarmış da. 1776 yılında Kral Konseyi Sekreteri olmuş ve soyadını daha soylu bir tınıya sahip olan “Balzac” olarak değiştirmiş. 1793-94 yılları arasındaki Terör Dönemi'nden sonra da ordu için malzeme koordinasyonu sağlamak üzere Tours'a gönderilmiş.
Annemin ailesinin serveti, babamla yaptığı evlilikte önemli bir etken olmuş. Evlendiklerinde annem on sekiz, babam ise elli yaşındaymış. Şimdi düşünüyorum da annem, ailesinin bir dostuna yaptığı profesyonel hizmetlerden dolayı yaşlı bir kocaya verildiğinin ve sermayenin kendi tarafında olduğunun farkındaymış ve evlendiği adama aşık değilmiş.
İşte bu evliliğin ilk çoçuğu olarak ben, 20 Mayıs 1799 sabahı Fransa’nın Tours şehrinin kırsalında doğmuşum.
Annem istemeyince ne yapacağını bilemeyip çaresiz bir hâlde, beni köyde hiç tanımadıkları bir kadına, süt annemin yanına birkaç yıl için bırakmak zorunda kalmış. Anlayacağınız, benim için hayat, en başından kötü başlamıştı ancak ne yazık ki hiçbir zaman yeterince ya da daha fazla düzelmedi. Görünmez bir güç, ilk andan başlayarak annemle aramızdaki bağı acımasızca kemirmiş, benim yazgımı buz gibi bir yalnızlığa mahkum etti.
Birkaç yıl sonra eve dönsem de babam ikinci kez aynı çaresizlikle beni köye süt annemin yanına geri götürmüş ve yedi yaşında eve tekrar geri getirildim ama annem de fazla bir değişiklik yoktu. Bir ara annelik duyguları herhâlde vicdanını sarsmış olacak ki sırf o geçici “garip!” durum hatırına kendini benimle ilgilenmek zorunda hissetmişti annem. Fakat öyle bir sahte ilgiydi ki bu, çocuk yaşta olmama karşın onun ikiyüzlülüğünü kolayca görüyordum. Beni gerçekte hiçbir zaman kabullenmedi; sadece arada bir içi boş şefkat gösterilerine girişiyor ancak bunu bile başaramıyordu ve kısa bir süre sonra, hayatımı başka bir fırtınanın insafına terk ettirdi.
Vendome Koleji…
O yaşlarda evden uzak her yer daha berbattı benim için. Düşünsenize küçücük bir çocuktum. Bir çocuk ne ister? Baba ister, en çok da anne ister, sevgi ve şefkat ister…
Bakın, bir doğa kanunu kadar gerçek olan bir şey vardır insana dair ki o da şudur; “Çocukların ancak bir süreliğine babaları olur fakat sonsuza dek anneleri vardır!”
Ben bu kanunun bile istisnasıyım; babam var ve yoktu, annem ise hiç olmadı!
Her neyse…
Bir yere bırakılmak üzere evden ayrılırken hep gizli gizli ağlardım. Babam ağladığımı anlamasın diye üşütmüş gibi sürekli burnumu silerdim ama zannedersem o bunu biliyordu. Yani ben bildiğini hissediyordum ya da öyle hissetmek istiyordum, bilmiyorum. Ne söylerse söylesin, bana cesaret vermeye çalışan o cümleleri, hiçbir kabullenme hissetmeden dinlerdim. Sonra babam çekip giderdi, içinde olmayı çok istediğim o eve bensiz giderdi. O gidişlerin arkasından bir heykel gibi sabit bakardım ta ki kolejin görevli öğretmenleri beni kolumdan kavrayıp içeri sokana kadar.
Tamam, okuldaki diğer çocuklar da üzgündüler ama onları özleyen bir anneleri vardı. Benimse özlemek bir yana, yuvasının kenarında bile beni görmek istemeyen ve her zaman asık suratlı olan bir kadın vardı.
Oysa ben, onun erilişmez sevgisini kazanmak için en uzak çöllerde bir başıma yürümeye razıydım. Size bir şey itiraf edeyim mi? Dünyanın en sevimli çocuğu olmak için öteki annelerin çocuklarını sevme biçimlerini ve nedenlerini araştırırdım.
Okulda kendimi kitapların arasına kapattım. On dört yaşına kadar doğru dürüst yiyip içmeden o kitaplarla hayata tutundum. Bütün Roma tarihini, Antik çağı, Skolastik dönemi yutarcasına okudum. Yalnız düşünce tarihi değil, öteki bilimlerin özünü de kavramaya çalıştım. Kimya en sevdiğimdi. Hayata dair pek çok şifreyi kimya ile çözdüm. Hatta şimdi size kimyanın topluma dair pek çok şeyi de açıklayabileceğini söyleyebilirim. Toplumsal yapının atomları andıran basitliği içindeki etki ve tepkilerin, benzeşmelerin, birbirini itme ve çekmelerin, bölünme ve yeniden yapılanmaların, parçalanma ve kristalleşmenin karmaşık sürecinde sosyal yapıyı keşfetmek mümkün dostlar.
Okulda hiçbir sorun çıkarmama rağmen beni öven bir tek mektup dahi yazılmadı aileme!!!
Ha ha ha…
Tamam, tamam derslere ilgi göstermiyor ve ödevleri yapmıyordum.
Ancak şöyle de bir gerçek var ki zamanla yalnız kendi okulumdan değil, dünyanın bütün okullarından ve öğretmenlerinden nefret eder hâle geldim. Nasıl nefret etmeyeyim ki? Derslerde bir yığın gereksiz bilgi öğretmeye çalışıyorlardı. Ders çalışıp ödev yapsam ne işime yarayacaktı ki? Zaten çok başarılı olsam bile annemin beni sevebileceğini zannetmiyorum.
Bir de okul ile ilgili ilk tecrübelerim korkunçtu. Vendome’da üç yüze yakın çocuk büyük acılarla büyüyorduk. Cehennem zebanisi gibi hocalar, pis kokulu ve kalabalık koğuşlarda ahırdan farksız bir yaşam, hastalıklar, çamurlu yollar, kokmuş yiyecekler…
Hayır, o günleri hatırlamak bile istemiyorum…
Okulun berbat koşullarına dayanmak zordu ve ben de hastalanıp günlerce kolejin revirinde kaldım. Aileme haber verilince babam okula geldi, sağlığım gözle görülür biçimde kötüleşmişti. Artık okumaya Tours’da ailemin yanında devam edecektim. Bu hiç beklemediğim değişiklikten sonra bir anda iyileşip kendime geldim. Annem, benim hastalığımın bile rol yapmak olduğunu düşünse de ben, annemin soğuk tavrını umursamadan yaşamayı öğrendim.
Hayatımın Tours’daki en güzel iki üç yılını işte bu zamanda yaşadım.
Bütün rüzgârlı vadiler, rüzgârlı tepeler en çok da Loire kıyıları benim oyun parkım olmuştu. Dilediğim gibi buraların tadını çıkardım.
Henüz on altı yaşımdayken gittiğim her eğlenceden annem yaşında birkaç kadına aşık olmuş olarak geri dönüyordum. Anne sevgisinin eksikliğini çok şiddetli hissettiğimden belki de. Annem yoktu fakat ona benzeyen, bana gülümseyen onun yaşındaki tüm kadınlar platonik aşkım oluyordu.
Bu zavallı hâlim, Paris’e hukuk okumak için yola çıktığım ilk güne kadar sürüp gitti. Babamın çabasıyla Sorbon Üniversitesi’ne kaydolmuştum. Babamın hayali noter olmamdı. Bu yüzden üniversitede okurken bir noter arkadaşının yanında işe girmemi sağladı. Benim fikrim sorulmamıştı tabii ki de. İstemesem de zorladım kendimi ancak babamın tüm baskıcı ısrarlarına rağmen ne hukuk okumayı sevebildim ne de noter olmayı.
Kendi yolumu henüz bulamadığım o günlerde bir anda kayıt dışı bir edebiyat öğrencisi haline geldim. Yan sınıftaki edebiyat ve sanat dersleri çok ilgimi çekmişti ve sınıfın dışarıdan gizlice o dersleri dinlemeye başladım. Ne aradığımı artık biliyordum, edebiyat dışında hiçbir şeye zaman harcamak ve emek vermek istemiyordum. Edebiyat içimde büyük bir tutku haline gelmişti.
Tutku konusunda Napolyon Bonapart’a büyük bir hayranlık duyarım. Benim de doğduğum yıl 1799’da, kimsenin tanımadığı bu sıradan adam, mavi Akdeniz’in bir adasından türlü zorluklarla boğuşarak Paris’e gelmiş. Birkaç gün sonra da sadık bir avuç adamını etrafında toplayarak kendisine direnen meclisi dağıtmış ve Fransa iktidarını ele geçirmiş. On dokuzuncu yüzyıl deyince artık Korsikalı bir serüvenci değil Napolyon diyoruz değil mi?
Gerçekten de nereden nereye… Korsikalı serüvenciden yalnız Fransa’yı değil, tüm dünyayı titreten bir imparator olmaya giden ve sonu hüzünlü de olsa her daim tutkulu olan bir yolculuk…
O günü hiç unutmam. Hayatımın dönüm noktalarından biriydi. Yazma ateşi tüm benliğimi kaplayınca, fakültenin koridorunda yerde ama duvara dayalı bir şekilde duran Napolyon’un resminde gözlerinin altındaki kısma “Senin kılıcınla yapamadığını ben kalemimle başaracağım. H.B” yazdığım o günden sonra bir daha Sorbon’a dönmedim. Kararım kesindi. Ben “edebiyatın Napolyon’u” olacaktım.
Tabii ki de Sorbon gibi herkesin girmek için can attığı bir üniversiteyi kendi elimle terk ettiğim o gün evde büyük bir tepkiyle karşılaşacağımı biliyordum ama kararımdan asla vazgeçmeyecektim. Kendime söz vermiştim. Annemin ve babamın karşısında dik durdum ve babamdan “yazar olabilmek” için bana bir şans vermesini istedim. Artık annemi tanıdınız. Tahmin edeceğiniz üzere o, tabii ki böyle bir şeyin olabileceğine inanmadı ama babam annemi ikna etmeyi bu kez başardı. Belki de annem beni işe yaramayan fazladan bir boğaz olarak gördüğü ve evde istemediği için ikna olmuştur. Ekonomik durumumuz kötüydü o zamanlar.
Babamdan aldığım az bir harçlıkla köhne bir çatı katı kiraladım ve iki yıl boyunca oldukça sefil bir hayat geçirerek yazmaya başladım. Gerçekten acınacak haldeydim ama ben “yazar” olmalıydım. Bunun için her şeye katlanacaktım. Çoğu zaman sadece bir parça ekmeği öğün yapıyordum. Yazı masamın üzerine tebeşirle tabak resmi çiziyor, tabağın ortasına da sevdiğim yemeklerin adını yazıyordum. Böylece, yediğim kuru ekmekte pahalı yemeklerin tadını hissettiğime kendimi inandırıyordum.
Ne trajik bir hayatım var değil mi?
Ama zaten yaşamak da bir oyun gibi…
Tamam ben hep trajik yüzünü gördüm ama her şey bir komedi, inanın bana...
Hayatımın ilk on altı yılı imparatorluğun on altı yılıyla aynı zamana rastladı ve sadece Napolyon dönemi değil diğer dönemlerde de acayip şeyler gördü bu gözler…
Bir kere her şeyden önce maddi ve manevi değerler olağanüstü bir hızla değişiyordu. Hayatım boyunca elime geçen paraların üzerinde, kellesi sonradan uçurulan bir kralın yüzünü, Jakobenlerin özgürlük beresini, imparator cübbesiyle Napolyon’u gördüm. Bir dönemin değerlisi bir sonraki dönemde değersiz bir kağıt parçasına dönüşüyordu. Aynı şekilde ahlak, yasalar, hiyerarşik düzen gibi yüzyıllardır belli sınırlar içerisinde sıkışıp kalmış olan ne varsa her şeyin çöktüğü bu dönemlerdi yaşadıklarım. Tüm bunlar bana değerlerin ne kadar göreceli olduğunu öğretmişti.
Bir kahve daha içsek mi? Hadi içelim, kendime bir kahve yapıp geleyim, siz de tazeleyin kahvenizi.
…
Tamam, geldim. Nerede kalmıştık???
Hah, hatırladım. Hayatımın ne kadar trajik olduğundan bahsediyorduk.
Evet, yazma serüvenim çok sıkıntılı başlamıştı. Sorbon Üniversitesi’nden sonraki iki yılda “Cromwell” oyununu yazdım ancak oyunum edebiyat çevrelerinde ilgi görmedi. İki yılın sonunda tekrar eve geri döndüm ama pes etmemiştim.
Büyük bir borca girerek bir yayıncı ile ortak olup yazdıklarımı bastırmaya başladım. Ancak sonradan anladım ki ticaretin taşlaştırdığı vicdanında hiçbir huzursuzluk duymayan bu kurnaz yayımcı, masumiyetimi ve olağanüstü çabalarımı kullanarak beni batmakta olan gemiye sürükleyip dümeni elime tutuşturmuş. Kendisi ise benim ona verdiğim ortaklık payı ile tüm borçlarını kapatmış, geri plana çekilerek sadece para işlerini takip ediyordu. Yine sonradan öğrendim ki şirket kazancından benim hakkım olanın bir kısmını da kendisi alıyormuş. Rezil adam!
Bu kurnaz yayımcıdan yakamı Laure de Berny’nin yardımı ile kurtardım. Madam de Berny ile o yıllarda tanışmıştım. Benden yirmi iki yaş büyüktü. Soylu bir aileden geliyordu. Evliydi ama evliliğinde hiç mutlu değildi. Benimse platonik olmayan ilk büyük aşkımdı.

O dönem yayınevi şirketini devretmeme yardımcı oldu, bana bir ev tuttu. Ancak Madam de Berny ile aramızdaki ilişki sadece romantik bir ilişki değildi, aynı zamanda “edebi bir ortaklık” gibiydi de.
Yazar olanlarınız çok iyi bilirler. Yazdığın yazının okunması, yorumlanması ve yeni fikirler verilmesi çok önemlidir. İşte, Madam de Berny’i de yazım üslubumun ve çalışma disiplinimin şekillenmesinde ciddi rol oynadı. Yazılarımın hepsini dikkatle okuyup yorumluyor, benim daha iyi olmamı sağlayacak eleştiriler yapıyordu.
Madam de Berny'nin yardımları olsa bile, o dönem ne kadar çabalasam da borçlarım sürekli artıyordu. Yayınevini güç bela devrettikten sonra döküm işine girdim ama o da benim için büyük bir hüsran oldu.
En trajik olan neydi biliyor musunuz?
Büyük umutlarla girip büyük borçlarla devrettiğim işleri alanların tamamı sonradan milyoner oldular…
Boşuna demiyorum hayat bir komedya diye…
Biliyorum benim de bu komedyada önemli bir rolüm var; çok tutkulu ve çok aceleci biriyim!
Ama asla pes etmeyen biri!
Bütün felaketlerine rağmen yitirdiklerimin yasını tutacak biri de değilim. Kendi maceramın en kalın çizgisi yazarlık oldu hep. Kazanmanın ve kaybetmenin tüm sırlarını yazmalıydım. Alacaklılar her yerde beni takip etmeye başlayınca ortadan kayboldum. Yine köhne bir çatı katına çekilip yeniden yazmaya başladım.
1829 yılında “Şuanlar” yayımlanınca ilgi gördü. Böyle bir şeyi ilk kez yaşıyordum ve sevincimden havalara uçmuştum ama alacaklılardan hâlâ köşe bucak kaçtığım için istediğim gibi ortaya çıkamıyordum. Başarı, tutkumu körükledi ve geceler boyu yazmaya devam ettim.
Yine aynı yıl “Evliliğin Fizyolojisi” adlı kitabımı yayımladım. Bu kitabım biraz daha fazla ilgi görünce kendimi bu kez Paris sokaklarına attım. Mutluluktan yürüyüşüm değişmişti. Düşünsenize kitabım aristokrat ailelerin evlerine girmişti. Bu o dönem için çok büyük bir şeydi.
Asıl başarı ise 1831 yılında yayımladığım “Tılsımlı Deri” ile geldi. Gerçekten inanamıyordum; artık para kazanıyordum ama borçlar bitecek gibi değildi. Yıllardır beni bir gölge gibi takip eden borçlarımdan henüz kurtulamamıştım. Size bir şey söyleyeyim mi? Hiçbir zaman da kurtulamayacağımı da çok iyi biliyordum.
Paris işte… İçindeyken kaçmak isteyeceğin ama uzaklaşınca özleyeceğin bir yer…
Bu şehirde, Paris’te paranın ve kazanma hırsının insanları düşürdüğü insanlık dışı durumları yazarken kalemimi durduramıyordum. Bir anlamda kendimi ve yaşadıklarımı yazıyordum çünkü.
Belki “deli” olduğumu düşüneceksiniz ama bunu anlatmadan geçemeyeceğim…
Yazarken ne yapıyordum biliyor musunuz?
O kahve kokulu gecelerde tüm kahramalarımı yazı masama çağırıyor; onlarla konuşuyordum, birlikte gülüp eğleniyor ya da birlikte acı çekiyorduk. Onlarla iken sokak arkadaşlarıyla buluşup oynayan bir çocuk gibi mekânı ve zamanı tamamen unutuyordum. Yalnız içlerinden herhangi biri tutkularını terk ederse kim olursa olsun gözünün yaşına bakmadan derhal oyundan atıyordum. Tutkusu olmayan birine asla tahammül edemem!
Az önce Madam de Berny’den bahsettim ama aşktan biraz daha bahsedeyim size…
Aşk benim kara yazgımdı… Anne sevgisinin eksikliği yüzünden benden yaşça büyük evli kadınlarla yasak ilişkiler yaşadım hep ve bunların büyük çoğunluğu hüsranla sona erdi.
Madam de Berny de 1832 yılında hastalandı ve birkaç yıl sonra öldü. Onun ölümünden sonra büyük bir boşluğa düştüm. O benim destekçim, öğretmenim ve fikirleri ile yol göstericimdi. Onun sayesinde “İnsanlık Komedyası”nı oluşturmaya başladım.
Hadi size bir şey daha itiraf edeyim. Buraya kadar beni dinlediyseniz, okuduysanız burada yazılanları bana değer veriyorsunuz demektir. O zaman bu özel sırrımı rahatlıkla sizinle paylaşabilirim tabii ki de.
Benim bir düşüm vardı, hayatım boyunca içimde sakladığım. Yaşıtım bir kadın olmalıydı bu dünyada. Geceleri yalnız kaldığım zamanlarda bazen gökyüzünde parlayan yıldızlara bakardım uzun uzun ve sonsuz aşkı yaşayacağım kadını düşünürdüm. Henüz onun kim ve nerede olduğunu bilmezdim ama o an o da başını kaldırıp gökyüzüne baksa o parlak yıldızları göreceğini bilirdim. Yıldızlar benim sonsuz aşkımın tanığıydı…
Ve 1833 yılı benim için her anlamda önemli bir dönüm noktası oldu...
İsmim sadece Paris’in değil Fransa sınırlarının da dışına taşmıştı. Avrupa’nın Viyana, Brüksel, Roma gibi önemli şehirlerinde olduğu gibi Polonya’da da çok okunan bir yazarmışım. Bunu Polonya’da yaşayan bir hayranımdan gelen mektupla anladım.
Polonya’da yaşayan Kont Waclaw Hanski’nin eşi Ewelina von Hanska…
Kaderin garip bir cilvesi. Madam Hanska da tıpkı annem gibi henüz on yedi yaşındayken kendisinden yirmi beş yaş büyük bir kont ile aslında istememesine rağmen evlendirilmiş. Yıllar geçtikçe bu evlilik oldukça sıkıcı ve boğucu bir hal aldığında Madam Hanska iki yoksul kuzenini yanına aldırarak onlarla akşamları sanatsal sohbetler yaparak ya da kitaplar okuyarak vaktini geçirmeye başlamış. 1833 yılında edebiyat dünyasında yeni parlayan bir yıldız gibi olduğum için benim kitaplarımı da okuyup kendi aralarında tartışırlarmış. Madam Hanska benim kitaplarımı başucundan ayıramazmış. Bir akşam bana tavsiyelerde bulunmak için mektup yazmaya karar vermişler. Madam Hanska “Yabancı Bir Kadın” imzasıyla bana mektup yazmış.

Ben o mektubu bana ulaştıktan üç ay sonra okudum. O yıllarda hayran mektupları masamda yığılırdı. Zaman bulursam okurdum ama neredeyse hiçbirine cevap yazmazdım. Ancak onun mektubu diğerlerinden farklıydı ve beni ciddi anlamda eleştiren ve uyaran bir dille yazılmıştı ve isim de yazmıyordu.
Bu gizemli kadına hemen bir cevap yazdım ve Madam Hanska ile mektuplaşmaya başladık. Yazışmalarımız edebiyat üzerinden devam ediyordu ama benim için durum her geçen gün farklılaşmaya başladı. “Acaba Madam Hanska benim düşümdeki kadın mı?” düşüncesi zihnimi kemirmeye başlamıştı.
Aynı yıl, İsviçre’nin Neuchâtel kentinde buluştuğumuzda onu gördüğüm ilk ânı unutamam. “Merhaba” diyerek elini uzattığında önünde diz çöküp elini öptükten sonra başımı kaldırıp ona baktığımda gözlerinden anlık parlayan bir ışıltıyla onun yıldızlara sorduğum kadın olduğunu anladım. O, düşlerimin kadınıydı. Öylesine mutlu ve şaşkındım ki o zamana kadarki hayatım boyunca bana kötü bir oyun oynayan Tanrı’nın bile aslında benimle ilgili güzel bir planı olduğunu ilk kez o an düşünmüştüm.
Onunla rüya gibi bir iki gün geçirdikten sonra o Polonya’ya, ben de Paris’e geri döndüm. Sonrasında mektuplaşmaya devam ettik ancak mektuplarımın içeriği artık sadece edebiyat değildi, ona kalbimi de açarak ya şiirler ya da şiirsel metinler yazıyordum.
Fırsat buldukça Madam Hanska ile gizli gizli buluşmaya devam ettik. Bu böyle sekiz yıl daha devam etti. Böyle şey olur mu demeyin dostlar. Benim gibi annenin sonsuz aşkından mahrum doğup büyüyen ve o aşkın yaşıtım olan biri ile mümkün olabileceğini düşünen biriyseniz eğer her şey mümkün oluyor ve o bir anlamda ilahi olan aşkı yaşamak için her şeye katlanıyor hatta kendinizden bile vazgeçebiliyorsunuz. Ben de öyle yaptım, hiç vazgeçmedim ve her geçen gün daha çok sevdim ve sevgimi alabildiğine ifade ettim. Ancak her şey yazıda, sözde kalıyordu ve ben onunla evlenmek, her ânımı onunla özgürce yaşamak istiyordum.
Sekiz yılın sonunda Ewelina’nın kocası Kont Waclaw Hanski 1841 yılında öldü. Büyük bir özlemle beklediğim ânın geldiğini düşünmüştüm ama hiç beklemediğim bir şey oldu. Ewelina eşinin ölümünün hemen ardından evlenmek istemiyordu. Mutlu olmasam da kabul ettim ve uzaktan mektuplaşarak ve ara sıra buluşarak eskisi gibi devam ettik. Birkaç yıl geçtikten sonra yeniden evlilik ısrarlarıma başladım ancak bu kez de çocukları evlenmeden kendisinin evlenemeyeceğini söyledi.
Tanrının bana yeniden o kötü oyununu oynamaya başladığını düşündüm o yıllarda. Herhalde ben lanetlenmiş biriydim. Ne dersiniz dostlar olabilir mi?
Hayır, ben hayatımda tutkuyla bağlı olduğum hiçbir şeyde pes etmedim. Bu aşk oyununda da pes etmedim, oyundan kendi irademle atılmak istemiyordum. Her şey eskisi gibi devam etti. Bu arada Paris’te alacaklılarla başım dertten kurtulmuyordu. Büyük bir yayınevi sahibi “Vadideki Zambak” romanımı benden habersiz Rusya’daki başka bir yayınevine satınca onu mahkemeye verdim. O da ilişkilerini kullanarak hakkımda asılsız aşk haberleri yayımlattı. Tüm bunları Ewelina’nın Paris’te yaşayan dostları da duyuyordu ve bu asılsız haberlerden Ewelina’nın da haberi oluyordu. Aramızda anlamsız tartışmalar yaşanıyor ve mektuplarındaki sevgi sözcüklerim onun için tartışmalı hâle geliyordu. Ben ise onu ilk günkü gibi büyük bir tutku ile seviyordum.
1840’lı yılların sonu geldiğinde sağlığım bozulmaya başladı. Ewelina’nın çocukları evlenmiş olmasına rağmen biz hâlâ evlenememiştik. Bu kez Ewelina’yı ikna etmekte kararlıydım. Tam olarak iyileşmemiş olsam da 1849 yılının Eylül ayında Polonya’ya doğru yola çıktım ve ancak Ekim ayında varabildim.
Ewelina hâlâ hemen evlenmeye yanaşmıyordu. Bir süre sonra ağır bir şekilde hasta oldum, günlerce yatakta kaldım. Bir türlü iyileşemeyince Ewelina benimle hemen evlenmeye karar verdi. Her şey ayarlandı ve biz sonunda 1850 yılının Mart ayında evlendik. Yaz ayları yaklaşırken de Paris’e doğru yola çıktık ancak yolda iki kez daha ağır bir şekilde hastalandım. Paris’e geldiğimde oldukça bitkin hâldeydim.
Kahveyi azaltmamı istemişti doktor. Bana bitki çayları içiriyorlardı. Dinlenmem gerekiyordu, yazı da yazamıyordum. Ewelina bana çok uzaktı, iki metreden fazla yanıma yaklaşmıyordu. Bu hayattaki en büyük üç tutkum olan kahve, yazmak ve Ewelina’dan mahrumdum.
Sanırım Tanrı beni sonunda oyun dışına atmak istiyordu...
1850 yılının yaz ayları evden dışarı adım atamadan hatta yataktan bile çıkamadan geçti. Evim ziyaretçi akınına uğradı. Sevgili dostum Victor Hugo da beni sık sık ziyaret etti. Yanıma kimse giremiyordu ama doktor ricamı kıramadı ve Ewelina ve Victor Hugo’nun yanıma gelmesine izin verdi. Ewelina gelmese de Victor hep yanımda oldu. Edebiyat dünyasına dair haberleri ondan alıyordum. Beni Fransız Akademesi üyeliğine kabul ettirmeye çalışıyordu ama başaramadı. Canı sağ olsun, ben onun kalbini biliyorum. Bu dünyada hatırladığım son anlarda bile yanımdaydı.
En çok neye üzüldüm biliyor musunuz dostlar? İnsanlık Komedya’m eksik kaldı. “Büyük Düş"ümü tamamlayamadım…
Honore de Balzac, kırık bir kalple 18 Ağustos 1850 tarihinde gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu. Öldüğünde yanında sadece doktoru ve yakın dostu Victor Hugo vardı.
Para ile Tanrı’nın taht değiştirme çağına rastlayan yaşamında onun kadar parayı değersiz bulan ve düşlerini gerçekleştirmek uğruna her yolu deneyen biri daha olamazdı. Doksanın üzerinde romanı ve kırkın üzerinde öyküsünü “İnsanlık Komedyası” adı altında bir araya getirerek yazım alanında kırılması neredeyse imkansız olan bir rekorun sahibi oldu.
Onun ölüm haberi tüm Paris’i ayağa kaldırdı. Paris dışından da cenaze törenine katılım olacağından defin işlemi için üç gün beklendi.

21 Ağustos 1850 tarihinde mezarı başında son sözleri ise Victor Hugo söyledi…
“Beyler!
Bu mezara inen adam, halkın kederinin alay düzenlediği kişilerden biriydi. Yaşadığımız çağda, tüm kurgular ortadan kalktı. Artık gözler, hüküm süren başlara değil, düşünenlere dikilmiş durumda ve bu başlardan biri kaybolduğunda tüm ülke titriyor. Bugün, halkın yası yetenekli bir adamın ölümüdür; ulusal yas ise bir dahinin ölümüdür.
Beyler!
Balzac'ın adı, çağımızın gelecekte bırakacağı parlak iz ile iç içe geçecektir. Bay Balzac, 17. yüzyıl takımyıldızının Richelieu'den sonra gelmesi gibi Napolyon'dan sonra gelen 19. yüzyıl yazarlarının o güçlü kuşağının bir parçasıydı; sanki medeniyetin gelişmesi sırasında, kılıcın efendilerinin yerini aklın efendilerinin almasına neden olan bir yasa varmış gibi.
Bay Balzac en büyüklerin ilklerinden, en iyilerin en yükseklerinden biriydi. Bu parlak ve egemen zihnin temsil ettiği her şeyi söylemek için yer burası değil elbette.
Tüm kitapları sadece bir kitap. Canlı, aydınlık, derin bir kitap. İçinde gelip gideni, yürüyeni ve hareket edeni görebildiğimiz, korkutucu ve dehşet verici bir şeyin gerçeklikle karıştığını bilmediğimiz, çağdaş uygarlığımızın tamamını gözlemleyen şairin “komedi” adını ama aynı zamanda hayal gücü olan; gerçeği, mahrem olanı, burjuvaziyi, önemsizi, maddi olanı vurgulayan ve zaman zaman beklenmedik ve parçalanmış gerçeklikler aracılığıyla aniden en karanlık, en trajik ideali ortaya çıkaran harika bir kitap…
İnsanlık Komedyası…
Bilgisi olmadan, hoşuna gitsin ya da gitmesin, katılsın ya da katılmasın, bu sıra dışı ve tuhaf eserin yazarı devrimci yazarların güçlü soyundandır. Balzac doğrudan konuya girdi. Modern topluma doğrudan meydan okudu. Herkeste bir şeyler keşfetti; bazen yanılsamalarda bazen umutta bazen gözyaşlarında bazen de bir maskede. Kötülükleri izledi, tutkuları analiz etti. İnsanı, ruhu, kalbi, iç dünyayı, beyni, her birinin kendi içinde sahip olduğu uçurumu kazdı ve inceledi. Mösyö Balzac, Molière'de melankoli ve Rousseau'da insan düşmanlığı yaratan bu korkutuculuktan gülümseyerek ve sakin bir şekilde çıktı.
Gördünüz, ölümü Paris'i şaşkına çevirdi! Birkaç ay önce Fransa'ya dönmüştü. Ölümün yaklaştığını hissederek tıpkı büyük bir yolculuğun bir gün öncesinde annemizi öpmeye geldiğimizde olduğu gibi, memleketini tekrar görmek istiyordu!
Ömrü kısaydı ama doluydu; günlerden çok, amellerle doluydu!
Ah! Bu güçlü ve asla yorulmayan işçi, bu filozof, bu düşünür, bu şair, bu dahi… Tüm büyük adamlar gibi zor ve mücadelelerle dolu bir hayat yaşadı. Bugün, artık huzur içinde. Anlaşmazlıklardan ve nefretlerden uzaklaştı. Şimdi, başımızın üzerindeki tüm bu bulutların üstünde, vatanın yıldızları arasında parlayacak!”
Bu sözler, Honore de Balzac’ın hayatı boyunca duymak istediği ama hiçbir zaman duyamadığı sözlerdi.
Tören sırasında hafif bir rüzgâr çıktı. O yaz günü onun mezarı başında ağlayanların gözyaşlarına artık gökyüzünden düşen yağmur damlaları da karışıyordu.
O an, Victor Hugo gökyüzüne baktı ve kendi kendine mırıldandı…
“Bu ölüme göklerin de ağlayacağını biliyordum”
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz














































