HİSSİKABLELVUKU
Eminim birçoğunuz bu kelimenin anlamını biliyordur fakat çok duymayan yeni kuşak için, anlamını yazmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.
“Olacak bir şeyi henüz gerçekleşmeden önce hissetmek. Önsezi” anlamını taşıyor.
Ne efsunlu bir kelime değil mi? Kendi nağmesiyle usulca akıyor gibi.
İnceliklerin zamanından gelmiş zarif bir İstanbul hanımefendisi gibi…
Telaffuz edildiği anda insanı hülyalara gark ediyor sanki.
İçimize ayan olan hali “Bir hissikablelvuku beni oralardan uzaklaştırmak istemiyordu” diyerek anlatmak size de çok şairane gelmiyor mu?..
Dilimizde bunun gibi ne çok kelime var esasında.
Türkçe hakikaten muhteşem bir dil. Kelimelerin çoğunluğu Arapça ve Farsça’dan dilimize geçmiş olmasıyla beraber muazzam bir uyumun oluştuğu kanaatindeyim.
Buna rağmen biz ne yazık ki ortalama üç yüz kelime ile günlük hayatımızı geçirir olduk.
Özellikle son yıllarda dillere pelesenk olan “Aynen” kelimesi de peydahlanınca, cümle kurmadan iletişimi becerir olduk.
Ne de olsa sağolsunlar, emojilerimiz, capslerimiz, giflerimiz varken öyle uzun uzadıya cümleler kurmayı lüzumsuz gördük.
“Ve benim birdenbire yüzünü değil, gözünü değil, senin sesini göresim geldi” diyen Nazım gibi aşkı anlatmak varken, bir kalp emojisi ile bu işi de halleder olduk.
Atan kalp, balonlu kalp, hediye paketli kalp işaretleri işimizi ziyadesiyle görür oldu ve ne yazık ki buralarda o muhteşem şiirleri okuyan da pek kalmadı sanki…
Kullandığımız kelimeler bir bakıma bizim özgeçmişimiz oluyor esasında. Büyüdüğümüz ev, ebeveynlerimiz, biriktirdiklerimiz ve en önemlisi okuduğumuz kitaplar şekillendiriyor dilimizi.
1934 doğumlu olan rahmetli babam eski kelimeleri pek zarif ve yerli yerinde kullanırdı.
Mesela; “Müstesna, müşkülpesent, namütenahi, gayri ihtiyari, bilmukabele” sık kullandığı kelimelerdi.
Çocuk aklımla bir çoğunun anlamını bilmesem de hayranlıkla dinlerdim onu. Aslında o dil bir kültür mirasıydı. Kuşaktan kuşağa geçen bir zenginlikti. Her kelimenin bir ruhu, nağmesi, tılsımı vardı fakat ne yazık ki çok hoyrat davrandık onlara.
O kelimelerin bir çoğu tek kelimelik bir şarkı gibidir bence.
Mesela “Tahayyül” kelimesi… Gözünün önüne getirme, hayalde canlandırma, imgeleme anlamına geliyor.
Sabahattin Ali sevgilisine kavuştuktan sonra bu kelimeyi şöyle kullanıyor.
“Bu artık bir hakikattir. Halbuki ben şimdiye kadar bunu tahayyül etmekten bile çekiniyordum.”
Başka bir incelik var sanki değil mi o zamanın dilinde?
Aşklar da, acılar da, hayal kırıklıkları da başka bir zarafetle anlatılıyor sanki.
“Rahiya” kelimesi mesela… Hoş koku manasında kullanılır ki bence o ruhu tamamiyle veriyor. Telaffuzu sırasında o koku size geliyor sanki.
“Beyhude”… Yararı olmayan, bir faydaya hizmet etmeyen, boşuna anlamına gelirken usta şair Cemal Süreya; “Beyhude bir sevda bendeki”diyerek kullanır bu zarif kelimeyi ve birdenbire o his şiir oluverir.
Reşat Nuri, Çalıkuşu romanında “müteessir” kelimesini şöyle kullanır.
“Ben seni bırakıp gideyim mi diye sorana başka türlü cevap bulunur mu? Öte taraftan Kamuran da bu ayrılığı bu kadar kolay kabul etmeme müteessir oluyordu.”
Üzülüyordu deseydi ne kadar sıradan olurdu değil mi? Bu eski kelimelerdeki şiirselliğin edebiyatımıza başka bir katkı sunduğu aşikar.
Günümüz gençleri birbirlerine “Kanka” diye seslenirken, ”Hemdem” kelimesi bütün asaletiyle bir kenarda sessizce bekliyor bence. Samimi dost, canciğer arkadaş manasına geliyor. Birlikte anlamındaki “ hem” kelimesiyle, nefes manasındaki “dem” kelimesinin birleşiminden oluşan Farsça bir kelime. Birlikte nefes almak gibi bir anlam içeriyor.
Burada Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şiirini yad etmeden olmaz gibi geliyor bana…
“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya”.
Bu durumdan hicap (utanç duyma, mahcubiyet) duyuyor muyuz?.. Asla…
“Çok acelem var, çabuk anlat, vaktim yok” diyoruz.
Nasılsın, iyi misin yerine “Naberi" konduruveriyoruz ve tüm bunlara; “Zamanın Ruhu” deyip geçip gidiyoruz.
Yaşadığımız bu hızlı hayat, dilimizi de heba etti ve biz o inceliklerin zamanını çok geride bırakırken, beraberinde ruhumuzu da kirlettik sanırım.
Bu tılsımlı kelimelerin arasında dolandıktan sonra derin bir sükut içindeyim. Kelimelerin valsi gözlerimin önündeyken, "Biz ne ara emojilerin esiri olduk" diye düşünmeden edemiyorum.
Zülfü Livaneli bir röportajında “gönül” kelimesinin başka hiçbir dilde karşılığının olmadığından bahsetmişti ve bu beni çok etkilemişti. Sevgi, aşk, merhamet, hoşgörü gibi duyguların yürekteki barınağı anlamına geliyor. Öz Türkçe olan “Könül” sözcüğünden evrilmiş. Göğüs kelimesiyle aynı kökten türetildiği söylenmektedir.
Böylesine efsunlu,kadim ve zengin bir dilimiz varken üç beş kelime ile sınırlandırılmış bir iletişim diline üzülmemek elde değil nihayetinde.
Velhasıl söylenecek çok şey var fakat bir taraftan da yok… Zamanın ruhu deyip gidiyoruz bir yerlere..
O vakit bu yazımı da; “Sürç-i lisan ettiysek affola” diyerek bitirmek uygun olacak kanaatindeyim.
Ne diyelim, kalınız sağlıcakla …















































