ANI
Giriş Tarihi : 07-12-2023 18:46

Halit'in Sırrı / Ekrem Atış

Yazan: Ekrem Atış -HALİT’İN SIRRI

Halit'in Sırrı / Ekrem Atış

HALİT’İN SIRRI

“Siz, siz olun, çocuklarınıza kendi ideallerinizi dikte ettirmeyin. Sizin idealleriniz, ‘sizin’ olarak kalsın, onlara kendi düşüncelerinizi dayatmayın…”

1992 yılıydı. Askerlik görevim, Amasya Er Eğitim Tugayı’nda; altı aylık kısa dönem olarak, “çavuş eğitim birliğine” çıkmıştı. Ben, askere erken gitmek için dilekçe yazıp zamanından önce gitmiştim. Kimsenin askere gitmek istemediği zamanlardı o zamanlar. Her gün şehit haberleri geliyordu. Karakollar basılıyor, yollar kesilip askerler öldürülüyordu.

Kasım sonunda askere gitmek, kışı, soğuğu orada geçirmek de her baba yiğidin harcı değildi. Amasya’ya iner inmez berbere gidip saçı, bıyığı tıraş ettirirken ilk travmamızı yaşamıştık. Bıyıklarım kesilirken Aydınlı iki askerin attığı kahkahalar hala kulaklarımda çınlıyor.

Birliğe varır varmaz depoya gidip asker kıyafetlerimizi aldıktan sonra koğuşlara götürülmüştük. İçerideki çavuş; “Tamam burası doldu, bunları başka koğuşa götür.” diye bağırmıştı onbaşıya. Onbaşı; “Gelin, sizi benim koğuşa alayım.” deyince rahatlamıştım. Biraz yürüyüp küçük bir odaya girmiştik. İçeride çift katlı beş tane ranza vardı. Ranzanın birinin üst katına eşyalarımı atıp sahiplenmiştim orayı. Alt ranza bana, “klostrofobik” gelmişti. Karanlık ve basıktı. Yerimi sahiplenince derin bir “oh” çekmiştim. Herkes yerleştikten sonra, hepimizin İstanbul’dan aynı otobüsle gelen çocuklar olduğunu fark ettim. Bu iyiye işaretti. Herkes büyük şehirden gelmişti, üstelik bir kısmıyla da yolda sohbet edip samimi olmuştuk. Diğer koğuşların altmış kişilik, aşırı kalabalık ve gürültülü olduğunu görünce, bizim koğuşun ne kadar rahat olduğunu anlamıştık. Akşamları eğitim dönüşünde, botlar ve çoraplar kurusun diye kalorifer peteklerine dizilirdi. Ayak kokusundan camlar sürekli açılıp havalandırılsa da koğuşumuz, on kişilik “sosyete koğuşuydu.”

Gelelim asıl hikâyemize. Sabahları saat altıda “kalk” emri verilince, hepimiz kıyafetlerimizi giyip tuvaletlere koşardık. Biz uyandığımızda bir arkadaşımız çoktan uyanmış; kıyafetini giymiş, ayakkabılarını boyamış, hatta telefon kulübesine gidip telefon görüşmesini yapıp gelmiş olurdu. Bu arkadaşımızın gecenin karanlığında bizden bir saat önce neden uyandığını aramızda tartışıp dururduk.

Birimiz; “Bu, mutlaka uyku problemi yaşıyor ondan her gün ayakta.” derken, diğerimiz; “Yok, o erken uyanmaya alışık, ondan böyle erken uyanıyor.” diye yorum yapar,  bir diğerimiz ise; “Onun sevgilisi var, sabah telefon kulübeleri boş diye erken uyanıp görüşmeye gidiyor.” diye görüş belirtirdi.

Arkadaşımız ise hiç renk vermiyordu, neden her sabah erkenden uyandığı hakkında. Günler böyle geçip giderken biz de duruma alışmıştık artık. Artık kimse Halit’in neden erken uyandığını sorgulamıyordu...

Bu arada herkes birbiriyle kaynaşmış, arkadaşlıklar kurulmuştu. Samimiyeti ilerlettiğimiz Halit; yavaş, yavaş bize açılıyor, sohbetlere katılıyordu. Bir gün uyandığımızda Halit’le, Gökhan’ı simsiyah kömür tozuna bulaşmış, çizgi filmdeki bacadan düşmüş Tom ve Jerry gibi görünce katıla katıla gülmeye başladık. Bölük çavuşu Niğdeli Latif, bunları uyandırıp kalorifer odasına götürmüş, sabaha kadar kalorifere kömür attırmıştı. Çavuşa ana avrat söverlerken birden Halit bize dönerek konuşmaya başladı:

- Biliyorum, benim her sabah neden erken uyandığımı merak ediyorsunuz. Benim babam İstanbul’da müteahhitlik yapıyor, durumumuz çok iyi. Ben, bedelli askerlik yapmak istedim. Babam illa; “Normal askerlik yapacaksın, benim oğlum askerliğini tam yapacak, ‘Bedelli yaptı.’ dedirtmem.” diye tutturdu. İşte bu yüzden her sabah erkenden telefon kulübesine gidip o hergeleyi de uyandırıyorum.

Halit’in sözleri üzerine koğuştaki herkes birbirine bakıp kahkahalar atarken, Gökhan’la Halit temizlenmek için çoktan hamamın yolunu tutmuştu…

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi