ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 06-04-2026 13:03   Güncelleme : 06-04-2026 13:57

Gitmek mi Zor Kalmak mı / Şerife Ulusu

Şerife Ulusu -GİTMEK Mİ ZOR KALMAK MI

Gitmek mi Zor Kalmak mı / Şerife Ulusu

GİTMEK Mİ ZOR KALMAK MI 

Sabah telefonu eline aldığında ilk fark ettiğin şey tuş kilidinin açık olmasıydı.

Parmakların bir an dondu. İçine düşen şüpheyle bütün vücudun alev aldı.

“Mesajlar…” diye geçirdin içinden.

Okunmuş olabilir miydi?

Uyuyan karına baktın.

“Yok canım… Okusa bu kadar rahat uyuyamaz.”

“Yok, yok… Cesaret edip baş ucumdan telefonu alamaz.”

Ama emin olamıyordun.

Bu ihtimal bile seni allak bullak etmeye yetti.

Ense kökünden başlayan ateş omuzlarına, oradan göğsüne yayıldı.

Sessizce hazırlanırken kalbin korku ve utançla yerinden fırlayacaktı.

Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak indin.
Sokağa kendini zor attın.

Seni geri çekecek bir elden; bir an önce kaçıp kurtulmak istiyordun.

Koşarak vardığın iki sokak ötedeki dükkânın kapısını açıp arkandan sertçe kapattın.
Dışarıda bıraktığın şey, sadece sokak değildi; üzerine çöken sonu gelmeyen ihtimallerdi.
Eski, derisi soyulmuş koltuğa çökmenle gözlerini kapatman bir oldu. Zihnin susmuyor, saatler geçtiği hâlde telefon çalmıyordu.

Karın aramadı.

Bu sessizlik seni ürküttü.

Arasa…

Yalan söylerdin.

Bağırırdın.

Küfrederdın.

Bir yolunu bulup konuyu lehine çevirirdin ya.
O akşam eve döndüğünde karın hiçbir şey olmamış gibi davranınca sen yakalanmadığına kanaat getirip rahatladın.

Oysa Fatma, iki gündür kocasız kalacağı hayatı zihninde kuruyor, çaresizlik içinde ne yapacağını bilmeden kıvranıyordu.

Ve yine susuyordu.

Yıllardır sustuğu gibi.

Seni kaybetmekten, anne evine dönmekten korktuğu için susuyordu.

Sen de bunu bal gibi biliyordun, Mehmet.
İki akşamdır değişmiştin, her zamanki aksilikleri yapmadın.

Soğuk çorbaya, solgun salataya, önüne konan yemeğe gıkını bile çıkarmadın.

Tek kelime etmedin.

Kelimeler boğazına kadar geldi.

Yuttun.

Her akşam eve dönerken yol boyunca kafanda türlü sahneler kuruyordun.

Tartışmalar, bağrışmalar… Hakaretler, aile fertleri, suçlamalar… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu.

Ama hiçbir şey olmuyordu.

Olmaması…

Olmasından daha korkunçtu.

Ne bir soru ne bir sitem…

Sadece sessizlik.

Zihnindeki fırtınayla tam bir tezat.

Buz gibi ofiste soğuğa bile aldırmadan koltuğa gömülüp gözlerini tavana diktin ve yine derin düşüncelere daldın.

Kapıyı çalıyorsun.

Açan karın değil.

Kayınpederin.

“Sana ev verdik, kız verdik… Geçinin diye dükkân açtık, bize bunu mu yaptın?”

Ardından kayınvaliden:
“Defol git! Nankör! Nankör seni!”

Sesler birbirine karışıyor, kimin konuştuğu belli değildi.

Aslında konuşan sensin.

Kendini yargılıyor, kendinden intikam alıyordun.

“Nankör…”

Kelime beyninde uğulduyor, yolun sonuna geldiğini hissediyordun.

“Bitti…”

“Her şey bitti…”

İrkilerek doğruldun.

Nefesin daraldı.

"Ah Fatma…" Kelimeler ağzından koparak dökülüyor.

“Benden habersiz nefes alamayan Fatma…” diye sayıklıyorsun.

Senin derdin sözde onu kaybetmekti.

Ama aslında…

Onu yavaş yavaş yok ediyordun.

Kıskanç koca rollerinle kadının hayatını nasıl da zehir ediyordun. Sen şeytana pabucunu ters giydirirdin ya bu sefer fena çuvalladın.

Fatma sana kul köle olurken zihninden hemen uçup gidiyordu da Leyla hiç aklından çıkmıyordu.

Diri vücudu…

Etrafında pervane olması, zorla doldurduğu kadehler…

Gözlerini devire devire bakışı, dudaklarından taşan rujuyla yüzüne üflediği sigara… Dumanını neredeyse genzinde hissettin de yanık.
Bir “ah” döküldü dudaklarından.

Tam o anda kapı açıldı.

Müşteri sandın, başını hafifçe kaldırdın. Farkında bile değildin, şaşırdın.

Oydu: Fatma.

Beş dakikadır oradaydı. Kapının pervazına yaslanmış, gözleri dolu dolu seni izliyordu.

Yüzünde ne öfke ne nefret vardı.

Sadece yorgun omuzları çökmüştü.

Bir adım attı.

“Ben…” dedi. Sesi titriyordu.

“Çok düşündüm.” dedi.

Durdu.

Gözleriniz ilk kez gerçekten buluştu. O bakışta yıllardır biriktirdiği her şey vardı: sabır, korku, umut ve tükenmişlik.

“Onu çok mu seviyorsun?” dedi.

Cevap veremedin.

Boğazın düğümlendi, kelimeler dilinin ucunda eridi. Yutkundu.

Fatma bir an gözlerini kapattı.

Sanki son nefesini alıyormuş gibi…

“Ben her şeyi unuturum” dedi.

“Yeter ki… Gitme!”

İçinde bir şey koptu.

Ayaklarına kapanmak istedin, özür dilemek, yalan söylemek…

“Bıraktım onu, içkiyi, sigarayı, Leyla’yı… Her şeyi…”

Ona bir kez daha seven adam rolünü oynamak istedin.

Ama yapamadın.

Çünkü ilk kez gördün:
Bu dükkânı.
Bu evi.
Bu hayatı.
Ve kendini.

Gitmekten korkuyordun.

Kalmanın da mümkün olmadığını biliyordun.

Kaçamıyordun.
Ne bu hayattan.
Ne kendinden.

Fatma hâlâ kapıda bekliyordu. Gözlerinde son bir kıvılcım.

Sen ise sadece baktın.

Ve o bakışta her şey bitti.

Sessizlik ikinizin arasına ağır bir perde gibi indi.
İçeride zaman durmuş, dışarıda İstanbul’un akşam trafiği uğulduyordu. 

Sen ilk kez gerçekten anladın: Her şey bitmişti.

Ama asıl felaket şuydu: Sen hiçbir yere gidemeyecektin,  Mehmet.

***


Editör: Neşe Kazan

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi