JANE AUSTEN - GÖNDERİLMEYEN
“Tom’a yazdığım mektupları Cassandra’ya verdim. O da benim bir daha görmemem için ya yaktı ya da sakladı bilmiyorum…
Kim bilir belki de doğru olanı yaptı. Başkasının gözü değdiğinde katlanamayacağım tek şey acıma duygusu. Mektuplarım yok olsa da her yazdığım satırı tek tek hatırlıyorum.
Sevgili Bay Lefroy diye başlardım önce, sonra çok resmi olduğunu düşünüp silerdim. Tom yazardım sadece. Kısa, sert, dürüst bir isim. Söylemesi kolay, taşıması ağır.
Cassandra’ya bir mektupta şöyle yazmıştım: “İrlandalı arkadaşım ve benim nasıl davrandığımızı sana söylemekten neredeyse korkuyorum. Dans etme ve yan yana oturma konusunda aklına gelebilecek en ahlaksız ve şok edici her şeyi hayal et.” Güldü mü, ağladı mı bilmiyorum. Ben yazarken ikisini birden yaptım. Çünkü “hayal et” demek aslında şunu demekti: Ben zaten hayal ediyorum. Durmadan. Ve bunu sana ancak böyle söyleyebiliyorum, şaka kılığında, alaycı bir tonda, sanki normalmiş gibi. Bazı durumlar ancak böyle anlatılırkadınlar arasında.
Kardeşime şunu da yazmak isterdim ama yazmadım: Elimin başka bir elin içinde durduğunu, o doğallığın ruhumda nasıl bir sessizlik yarattığını ve o sessizliğin ne anlama geldiğini. Bunları yazmadım. Bunlar yanmış mektuplara aitti, henüz yazılmamış olanlara. Ailesi onu İrlanda’ya benden uzağa geri çağırdığında, dünyam karardı. Kibar bir yüzle, sanki aramızda hiçbir şey olmamış gibi rahatlıkla anlattı. Sonunda bitti. İrlanda… Buradan ne kadar da uzak ve soğuk bir kelime. Ailesi onun için en doğrusunu biliyor olmalı; neticede bir Lefroy, beş kuruşsuz bir taşra rahibinin kızıyla geleceğini heba edemez, değil mi? Mantık bunu söylüyor, o halde bedenim dayanmak zorunda.
Cassandra’ya yine neşeli şeyler yazmalıyım. 'Onun için altı peni bile endişelenmiyorum' demeliyim mesela. Kendimi de onu da güldürmeliyim. Çünkü eğer gülmezsem, eğer bu durumla alay etmezsem, masanın üzerindeki bu kâğıda düşen damlaların hıçkırığa dönüşeceğini biliyorum. Ne garip... Gitmeden önce son bir kez daha flört edeceğiz ve sonra TomLefroy, hayatımdan bir gölge gibi çekip gidecek. Kalbimdeki bu melankoliyi gizlemek ne kadar zormuş. Git Bay Lefroy, git ve hukuk kitaplarının arasında, mantıklı akrabalarının gölgesinde kendine parlak bir gelecek kur. Ben de burada kalacağım; kâğıtlarımla, mürekkebimle ve bize izin vermeyen bu gururlu, bu önyargılı dünyayı kelimelerimle yeniden inşa ederek...
Harris Bigg-Wither’ı düşünüyorum bazen. İyi ve güvenilir bir adamdı. Evet demiştim, bir geceliğine. O geceyi hatırlıyorum: yatağa uzandım, tavana baktım ve içimden şunu geçirdim: “Belki bu evde mutlu olurum.”
Sonra sabah oldu. Sabah olunca gerçekler daha çıplak görünür, bilirsin. Giyindim ve “hayır!” dedim. Bu yüzden beni yargıladılar. Annem yutkunmayı tercih etti ama ama Cassandra sustu. İşte bu çok kötüydü. Onun suskunluğu onun susması bana en ağır gelen tepkiydi.
Hala Tom’u düşünürken bir başkasıyla birlikte olamazdım.
İşte bu yüzden romanlarımda Elizabeth ile Darcy’yi, Anne ile Wentworth’u hep kavuşturdum. Özellikle Wentworth’un mektubunu yazarken elim titredi gerçekten. Bu titreme içimdeki o eski, yorgun, küllenmemiş yerden geliyordu. Wentworth bunu yazdığında, ben yazmıştım aslında. Kendime… Tom’a… Yıllar sonra, kimsenin okumayacağı bir sayfaya.
Göndermedim… Gönderemezdim ama yazdım. Yazmak… Bazen bu bile tek başına yetiyor.”
JANE AUSTEN
(16.12.1775 – 18.07.1817)
Jane Austen 1775’te İngiltere’nin Hampshire kasabasında, bir rahip babanın yedinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu kitaplarla, kardeşleriyle yazılan küçük piyeslerle ve babasının zengin kütüphanesiyle geçti. Erkek kardeşleri Eton’a ve Oxford’a gönderilirken Jane ve Cassandra kısa bir süre yatılı okula gittiler, sonra eve döndüler. Eğitim orada bitti, merak hiç bitmedi. Yazmaya çok erken başladı.
Henüz on dört yaşındayken ailesi için küçük hiciv parçaları, sahte tarih metinleri, komedi sahneleri kaleme alıyordu. Yirmili yaşlarında Gurur ve Önyargı ile Akıl ve Duygu’nun ilk versiyonlarını yazdı ancak hiçbiri o yıllarda yayımlanamadı. Yayıncılar ilgilenmedi ya da yanıt vermeyi gerekli görmedi.
Bu dönemde Tom Lefroy ile tanıştı. Genç, zeki, yoksul bir İrlandalı hukuk öğrencisiydi. Birlikte dans ettiler, birlikte güldüler. Lefroy’un ailesi müdahale etti, genç adam götürüldü, evlilik olmadı. Austen bu acıyı hiçbir zaman doğrudan dile getirmedi.
1801’de babası emekli oldu ve aile Bath’a taşındı. Austen şehri sevmiyordu, bu yıllarda neredeyse hiç yazmadı. 1802’de Harris Bigg-Wither adında varlıklı bir taşralının evlilik teklifini bir gece kabul etti, sabah geri çekti. Maddi güvenceden vazgeçmeyi seçti, nedeninin kimseye tam olarak açıklamadı.
1805’te babası öldü. Aile dağıldı, para azaldı, kadınlar kardeşlerin evleri arasında gezindi. 1809’da erkek kardeşi Edward onlara Chawton’da küçük bir ev tahsis etti. Austen, otuz üç yaşındaydı ve yeniden yazmaya başladı bu sefer durmadan. Akıl ve Duygu ile Gurur ve Önyargı’yı gözden geçirdi, Mansfield Park’ı, Emma’yı ve İkna’yı kaleme aldı. Kitapları yazarının adı olmadan yayımlandı. Kapakta yalnızca şu yazıyordu: Bir Kadın Tarafından…
Kimliği dar bir çevrenin dışında bilinmiyordu, kendisi de bunu istedi. Prens Regent onu hayranlıkla takip ettiğini bildirdiğinde Austenkibarca teşekkür etti. 1816’da hastalandı. Hastalığının adı hâlâ tartışmalıdır. Addison hastalığı mı, Hodgkin lenfoması mı, başka bir şey mi bilinmiyor. Giderek zayıfladı ama yazmayı bırakmadı; Sanditon’ı son aylarında yazdı. 1817’de Winchester’a taşındılar, tedavi umuduyla. Temmuz 1817’de, kırk bir yaşında öldü.
Cassandra onun mektuplarının büyük bölümünü yaktı. Hangi mektupları, neden, bunu açıklamadı. Geriye kalanlar ise hâlâ konuşuyor; keskin, alaycı, şefkatli ve her satırında tam anlamıyla Jane Austen olan o sesle.
ARDINDAN
İngiltere gazetelerinde ölüm haberleri yayımlandı ancak büyük çoğunluğu yalnızca bir iki cümleden ibaretti ve romanlarından hiç söz etmiyordu. Geniş edebiyat dünyası sanki farkında değilmiş gibi davranıyordu. Anonim yayıncılık pratiği ve sınırlı şöhreti bunu kaçınılmaz kılmıştı.
Ölümünden sonra kardeşi Henry, İkna ve Northanger Abbey’i yayımladı ve onun yazar kimliğini ilk kez kamuoyuyla paylaştı. Yani dünya, kim olduğunu ancak öldükten sonra öğrendi.
Çağdaşları arasında gerçek bir takdirin izi var: Son yayıncısı John Murray, aynı zamanda dönemin en popüler şair ve romancısı Sir Walter Scott’ı da yayımlıyordu. Prens Regent’ın kütüphanecisi Austen’a Emma’yı Majestelerine ithaf etmesini teklif etmişti. Walter Scott ise Emma’nın çağdaş bir eleştirisinde Austen’ın gündelik hayata olan bağlılığını özellikle vurguladı.: “Sıradan insanların sıradan şeyler yaptığı bu dünyanın edebi değerini keşfetti” diyerek.
Ama asıl büyük tanınırlık çok sonra geldi. Penn Üniversitesi İngilizce Profesörü Michael Gamer “Austen, hayatını kaybetmiş yazarlar arasında belki de en popüler olan Shakespeare’den sonra ikinci, hatta kimi zaman ondan daha geniş bir okur kitlesine sahip” demiştir.
Kısacası, öldüğünde edebiyat dünyası omuz silkti. Büyüklüğünü anlamak için yüzyıl gerekti.
***











































