GEZİ NOTLARIM / FENER BALAT
Fransız şair Alphonse de Lamartine'in, "Dünyaya bir kez bakmak zorundaysan sadece İstanbul'a bak!" Şair Nedim'in,“Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur. Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır.” dediği, doğup büyüdüğüm şehirdeydim dün.
Arkadaşlarımla birlikte her semtini yeniden keşfetmek istediğim 2,5 milyonluk İstanbul'dan 15 milyonluk İstanbul'a öyle değiştirmiş ki elbisesini bu şehir, artık paçalarından rüküşlük akmakta...
Dün biz astarını gördük ama o da yamalıydı çağa ayak uydurmak adına.
Şehir talandan öte katledilmiş faili meçhul olmayan bir cinayete kurban gitmişti.
Ulaşım adına hiçbir sıkıntımız yoktu ama şehrin altını üstüne getiren Arapların hikâyesini de bir işletmeciden dinledik:
- Tuvalet kağıdı ve kâğıt havluların kullanamadıklarını çantalarına atıp götürüyorlar...
Bizden başka Türkçe konuşan da yok gibiydi gezdiğimiz yerlerde.
Cibali Karakolu’ndan başladık arkadaşımızın belirlediği rotayla gezmeye. Dar bir köprünün yanında, yolun kenarında. Sanki kapıyı açıp içeriye girsek Führer bıyıklı Nejat Uygur bize: "Benim oğlum bu sene meeezun oluyo" diyecek kadar gerçek duruyor; karşısında konuşlandırılmış eski bir Anadol'la, Türkiyenin seri olarak üretilen ilk yerli otomobili. Her ne kadar tasarımı İngilizlere ait, motoru Ford olsa da yine de o yıllarda heyecan vericiydi. Devrim ve TOGG sıralanırken ve ikisine de ilk yerli denilirken Anadolu'n hakkını neden yerler anlamış değilim...
Düşüncelerden çabuk sıyrılıp Fener'in ara sokaklarında ilerliyoruz Meryem Ana Kilisesi'ne doğru. Bayır dik. "Çaprazlama çıkalım." diyor Mesude. Fatma sürekli hikâye çekiyor. Belli çok eğleniyor. Arada kahkahalarını duyuyorum tık nefes ama buna rağmen çekmeye devam ediyor. Necla Hanım fit olmanın avantajını kullanarak en önde ilerliyor...
Nihayet zirveye ulaştığımızda inanılmaz Bizans mimarisi tüm ihtişamıyla karşımıza çıkıveriyor. Namıdiğer Kanlı Kilise. Acaba rengini adından mı alıyor, diye düşünmüyor da değilim ama biraz araştırınca kimi kaynaklarda oluk oluk akan Ortodoks kanının Haliç'e karışmış olduğu yazsa da bazı kaynaklarda da kırmızı tuğla kullanıldığı için böyle nitelendirildiği dillendirilmiş. Fetih'ten sonraki 100 yıl içerisinde İstanbul'daki tüm kubbeli kiliseler camiye çevrilmiş olsa da Kanlı Kilise'ye dokunulmamış..
İstanbul'un beşinci tepesine kurulmuş ve en dik bayırı sayılan bu sokaktan birkaç fotoğraf çektirip ayrılıyoruz.
Renkli evler var hedefimizde ama biraz dikkatsiz gitsek Orhan Veli'nin Ankara sokaklarındaki akıbeti, bizim başımıza İstanbul sokaklarında gelebilir ve biz de beyin kanamasından ölebilirdik. Yolun tam ortasında etrafında hiçbir güvenlik önlemi alınmamış koskocaman ve derin bir çukur, kanıksanmanın verdiği rahatlıkla alay eder gibiydi... Üstelik ortalıkta ne bir çocuk ne de bir "Dikkat et!" diye bağıran anne de yoktu...
Üç tane ev, hemen sokağın başında karşıladı bizi. Tarih güzel kokuyordu. Fotoğraf çekenler ve poz verenler dışında sokakta hayat da yoktu... Ama biz nedense saçma sapan şeylere gülüyorduk. Sanırım hepimiz mutluyduk.
Dönüş yolumuzda bir de Bulgar Kilisesi vardı. Neo-Gotik, Neo-Barok mimari tarzıyla inşa edilmiş. Tüm ihtişamı ile Haliç'in kıyısında yüzyıllara gülümsüyor Du.
Namıdiğer Demir Kilise. Adını malzemesinden almış. Zamanın mimarları tarafından zemine ve depreme dayanıklı olması için günümüz çelik konstrüksiyon binalara eşdeğer bir yapım aşaması var. Ayrıca gerektiğinde taşınabilmesi için bu şekilde tasarlandığı da dedikodular arasında. Altın varaklarla kaplı duvarlar, sırma ile işlenmiş örtüler, koyu kahverengi ahşap koltuklar. Ve fonda derinden gelen gizemli kilise müziği etkileyici.
Gezerken telefonum çalıyor ve uyarılıyorum dışarı çıkmam için. Oysa camide, cumada cebinde çiftetelli çalan vatandaşı bizim hocalarımız hiç kale almıyor.. Hangisi daha ciddi, hangisi daha müsamahakâr analizi yapmak için hangisi daha çok sevdirir bu durumda hangisi daha fazla soğutur cümlelerini çarpıştırıyorum.
Soğuk rüzgar bende kendime gelme etkisi yaratıyor ve Haliç kıyısında güle oynaya ilerliyoruz. Ana caddeye paralel ara sokaklardan geçiyoruz. İşletmeler hep küçücük dükkânlar. İçeri davet ediyorlar. Ama bizim hedefimizde son gezilecek yer var: Ekümenik Patrikhane. Aya Yorgi.
Ana caddenin hemen üst sokağında. Turnikeden geçip ilerliyoruz. Diğerleri gibi ihtişamlı durmuyor. Sebebi İslami inanışlardan kaynaklı. Çünkü fetih sonrası yapılıyor.
İçerisinde Hz. İsa'nın Kudüs'te zincirlenerek üzerinde kırbaçlandığı iddia edilen kutsal bir sütun var. Geriye kalan iki parçası da hâlen Kudüs'teymiş. Ama ikonaları çözemiyorum. İçerinin ihtişamı göz kamaştırıyor.
Çerçeveler asma yaprağı ve üzüm kabartmalarıyla boşluk kalmamacasına doldurulmuş, "Din ve mit içiçe mi?" dedirtircesine. Çünkü Anadolu tarihinde üzümün kutsanmadığı bir uygarlık yok. Ayrıca mitolojide tanrıların içkisi sayılması Tevrat, İncil ve Zebur'da kutsal içki olarak anılması da sanırım nakşedilmiş olmasının en iyi açıklaması diye düşünürken Fatma diyor ki:
- Mum yakmayacak mısın?
- Boş ver, diyorum.
- Biz yaktık, diyor.
- Mum karşılığında bırakacağın para kiliseye harcanacakmış, diyorum.
- Biz Müslümanız ama!... derken siyasi manevrayı en komik hâliyle yaşatıyor.
Ben hâlâ ikonaları anlamak istiyorum.
Çıkışta büfemsi bir yer var ona soruyorum.
“Mumların yanında her dilden broşür var” diyor yüzüme bakmadan konuşan adam.
Tekrar giriyorum ve kutu içerisinde neredeyse on bölme var. Ve ben sadece birine bakınca kendi dilimde olmadığını sandığımdan Türkçe olanı ayırt edemediğimi fark ediyorum. Bakmakla görmek arası gerçekliği yine kendini hatırlatıyor.
Koşa koşa çıkarken kendimi "evraka evraka!" diye bağıran Arşimet gibi hissediyorum az da olsa.
“Varmış broşür” diye âdeta haykırıyorum...
Ve gezimizin başından beri neredeyse hiç konuşmayan Fatma'nın inanılmaz kültürlü oğlu Alp, final cümlesini kuruyor şamar niyetine:
- Fotoğraf çekme derdinden etrafınızı fark edemediniz!
***













































