ERNEST MİLLER HEMINGWAY - YAŞAMA SEVİNCİMİ HANGİ SAVAŞ MEYDANINDA VURDULAR
Beynimizdeki savaşla mücadele etmek, cephede savaşmaktan daha zordur bazen. Çünkü, beyninizdeki acıyı göremez ve onu yenemezsiniz ama cephedeki askerle karşı karşıya gelir, ya ölür ya öldürürsünüz. Ben tam da böyle bir acının tam ortasındayım.
Bugün bir nebze olsun acılarım hafifledi ve kafamda biriktirdiğim bazı şeyleri yazmak istiyorum. Gün geçtikçe hem beden hem de ruh eşim olan Hadley'i daha çok özlüyorum. Şu andaki eşim Mary içinse üzülüyorum. Ona acıdan başka bir şey veremedim sanırım. Geçen beni bir psikoloğa götürdü, kendimi öldüreceğimden korkuyor ama ne kadar acı çektiğimi asla anlamıyor, yine de onu çok seviyorum.
Değerli hanımefendiler ve beyefendiler, özgürlükler ülkesi Amerika'dan iyi dileklerimi sunarken sizlere kendimi tanıtmak isterim.
Ben Ernest Miller Hemingway. Kavurucu, sıcak mı sıcak 21 Temmuz 1899 günü dünyaya gözlerimi açtım. Müzisyen annem ve doktor olan babam çok mutlu oldular, bir kızları vardı. Şimdi bir de oğulları olmuştu.
Annem yıllarca beni de ablam gibi giydirdi. Size garip gelebilir; ama saçlarımı uzattı, üç yıl kadar fırfırlı kız elbiseleri giydirerek büyüttü. Sevgili annem Viktorya döneminin cinsiyet ayırmama geleneğini izledi.
Biz altı kardeş, Chicago'nun batısındaki Oak Park'ta yaşıyorduk. Annem çok istemesem de bana çello çalmayı öğretti, daha sonraki yıllarda bu dersler "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" kitabını yazarken çok işime yaradı. Babam da bana ahşap işçiliğini gösterdi. Yazları gittiğimiz evimizde balık tutmayı, avlanmayı ve kamp yapmayı da öğretti. Bu deneyimler "Yaşlı Adam ve Deniz" kitabım ve yazı hayatıma katkıda bulundu ve benim yaşama arzumu güçlendirdi.
Liseye başladığımda boks, atletizm, su topu ve futbolla ilgilendim. Hatta annemden zoraki aldığım müzik dersleri o kadar işime yaradı ki okul orkestrasında çaldım. Lisede okul gazetesi ve yıllığının editörlüğünü de yaptım. Liseyi bitirdikten sonra yazma aşkım devam ediyordu, bir spor gazetesinde çaylak muhabir olarak altı ay kadar çalıştım, burada takma isim kullandım. Ve yazılarımda derin anlamları olan kısa cümleler, kısa paragraflar, güçlü bir İngilizce ve olumlu cümleler yazarak kendi düz yazımın temelini attım. Bu teknik ileride “Buzdağı tekniği” veya “Üç Bant tekniği” olarak anılacak; ben “Hemingway tekniği” diyorum.
Gençliğimin en deli günlerinde Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. ABD ordusuna yazıldım; fakat gözlerim çok iyi görmediği için beni savaşı almadılar. Ben de 1917'de Kızılaç'a gönüllü olarak katıldım, önce İtalya'daki Amerikan Kızılhaç’ta ambulans şoförü olarak çalıştım.
Paris'e kadar gittim, ardından İtalya cephesine ulaştım, Milan'da gördüğüm parçalanmış cesetler...
Yüreğim en az bu cesetler kadar parça parça olmuştu.
İnsanın genzini yakan o barut kokusu, kan kokusu, yanmış ve çürümüş insan etinin kokusu...
Bomba sesleri, feryat figan inleme sesleri...
Ah Tanrım, benim gördüklerimi hiç kimsenin görmesini istemem.
Savaş çok korkunç bir gerçek.
Askerlere yiyecek götürürken bir havan topu ateşi altında kaldım, ağır yaralandım ve ölmedim; bu benim ölümle ilk yakınlaşmamdı. Daha on sekiz yaşındaydım ve beni İtalyan Savaş Liyakat Haçı; Croce Al Merito di Guerra ile ödüllendirdiler. Yaşadıklarım beni çok etkilemişti ve şu cümleleri bir kâğıda yazdım, "Bir çocuk olarak savaşa gittiğinizde büyük bir ölümsüzlük yanılsaması yaşarsınız; diğer insanlar ölür, siz değil. Sonra ilk kez ağır yaralandığınızda bu yanılsamayı kaybedersiniz ve bunun sizin de başınıza geleceğini bilirsiniz."
Savaştan hem bedenen hem de ruhen yara almıştım; her iki bacağımda da ciddi yaralar vardı. Birkaç kez ameliyat geçirdim, altı ay kadar tedavi gördüm. Oradaki en güzel şeyse birkaç dost edinmemdi.
Başka güzel olan bir şeyse benden yaşça büyük olmasına rağmen aşık olduğum Kızılhaç hemşiresi Agnes idi. Birbirimizi sevdiğimizi düşünmüştüm, aşık olduğumuzu… Ben Amerika'ya dönecektim, o da benim arkamdan gelecekti ve evlenecektik. Ne yazık ki beni aldattı ve İtalyan bir subayla nişanlandı. Bu kadın benim bütün ilişkilerimi etkiledi; kimseye güvenmemeyi öğrendim onun sayesinde. Ve annem… Galiba ondan nefret ediyorum.
Geri döndüğümde işsiz ve hasta bir gençtim, iki ayağımdaki sorunlar devam ediyordu. Bir yakınımız Toronto'da bana iş teklif etti ve o yılın sonunda serbest yazar olarak ve daha sonra da kadrolu yazar olarak çalışmaya başladım. Çok geçmeden arkadaşlarımla birlikte Chicago'ya gittim.
Elimde kalem, sürekli yazdım, yazdım ve yazdım...
Editörlük yapmaya başladım ve Sherwood Anderson ile tanıştım.
Gençlik var başta, oda arkadaşlarımız sayesinde Hadley Richardson'la tanıştım. Onu ilk görüşümde onunla evleneceğini biliyordum. Bu hanımefendi de benden büyüktü; sanırım annemin izleri her zaman üzerimde kalacak, kadınlardan yana yüzüm pek gülmeyecek.
Aynaya bakınca karşımda kendinden emin, tutkulu, kahverengi gözleri ışıl ışıl parlayan, geniş omuzlu, hem yakışıklı hem karizmatik bir genç adam görüyordum. O kız da bana aşık oldu.
Birkaç ay mektuplaştıktan sonra arkadaşlarımızın da tavsiyesi ile Paris'e gitmeye ikna olduk ve orada evlendik. İlk evliliğimde her şeyi elde ettim; güzel bir kadının aşkı, Avrupa'da, Paris'te aşıklar şehrinde güzel bir hayat, o yoksulluk günlerinin bitmesi ve para…
Toronto Star Weekly'de yabancı muhabir olarak çalışıyordum. Anlayacağınız, her şey yolundaydı. Paris'teki hayatım bunlarla sınırlı değildi. Çok değerli yazarlarla tanıştım ve bunlar benim kariyer basamaklarım için çok önemli rol oynadılar. Ezra Pound, James Joyce, Gertrude Stein bunlardan bazılarıydı.
Bu yeni dostlarımla sık sık buluşur ve birlikte eğlenirdik.
Modernizmin güçlü ismi olan Gertrude Stein'le zaman içinde çok yakın dost olduk. Onun aracılığıyla İspanyol asıllı Pablo Picasso, Juan Gris gibi önemli ressamlarla tanışma imkanı buldum. Fakat zaman içinde Stein'in etkisinden uzaklaştım ve hatta ilişkimiz edebi bir kavgaya dönüştü.
Paris'te kaldığım yıllar içinde 88 öykü kaleme aldım. Balıkçılık üzerine birçok yazı yazdım. Daha sonra Almanya'ya gidip gezi yazıları da yazdım. Ve ne yazık ki talihsiz bir olay yaşadım. O da Cenevre’ye giderken Lyon garında el yazmalarımın içinde olduğu bavulumu kaybettim ve kurgu kısa öykülerimin hepsi gitti. Bir yazar için bunun ne demek olduğunu bilemezsiniz.
Ama şimdi söyleyeceklerimin daha ilginizi çekeceğini düşünüyorum.
"Hemingway İstanbul’dan bildiriyor!"
Evet yanlış duymadınız.
Nobel ödüllü yazar olan ben Ernest Hemingway’in henüz 23 yaşındayken bir Kanada gazetesinin muhabiri olarak hem de Türkiye tarihinin çok önemli bir zamanında, 1922’de İstanbul’a geldiği fazlaca bilinmez. Biz o savaşa Türk - Yunan Savaşı diyoruz, siz Türkler Kurtuluş Savaşı diyorsunuz. İşte o savaşta kendi ülkemden kilometrelerce uzağa sırf haber yapabilmek için geldim ve dileğim elbette ki savaşın bitmesiydi.
Gözü pek bir gazeteci olarak hem de daha önce savaş deneyimi olan gazeteci olarak Mudanya Mütarekesi’ne ardından İstanbul ve Trakya’daki gelişmelere tanıklık ettim ve haber yaptım. Bu deneyimlerim de yazarlığımın ve düşünce dünyamın gelişmesine ve şekillenmesine katkıda bulundu.Beni okuyan Türk okuyuculara şunu söylemeden geçemeyeceğim; hem Ordu komutanınız olan Mustafa Kemal hem diğer kahramanlıklarınız hem de vatanınız göz kamaştırıcı. Ve o mavi gözlü askere olan hayranlığımı dile getirmeden edemeyeceğim. Ben ona kızgın adam diyorum gerçi ülkesi işgal edilmiş bir komutan başka nasıl olabilir ki...
Ülkeme döndüğünde yine yazdım.
Gazetecilik günlerinde yaşadıklarımdan da yola çıkarak yazdığım öykülerden oluşan ilk kitabım "Üç Hikâye ve 10 Şiir" 1923 yılında; ikinci kitabım "Zamanımızda" 1924 yılında Paris’te yayımlandı. Bu iki kitapla sanırım gazetecilikten edebiyatçılığa geçiş yapmış oldum.
1926'da "Güneş de Doğar' kitabımla savaş sonrası kuşağın parmakla gösterilen yazarı oldum.
1927 yılında ilk eşim Hadley'den ayrıldım Ve ikinci eşim Pauline Pfeiffer ile evlendim. Size bir şey itiraf etmem gerekiyor; dört kere evlendim ama aslında benim ruh eşim Hadley'di.
"Silahlara Veda" kitabım yine savaşın bende bıraktığı izleri taşımaktaydı ve yayımlandığında ben daha 30 yaşındaydım.
Size kedim Snowball'dan bahsetmedim, değil mi? Key West çok güzel bir yerdir, orayı çok severim. 1931'de bana beyaz tüylü güzel bir kedi hediye edildi. Altı parmağı vardı. O da benim gibi farklıydı, sıradan değildi. Sonra elli kadar kedimiz oldu. Bu kedi sevgisi dedem ve veteriner olmak isteyen babamdan geçti sanırım. Sevgi demişken, ben Kızılderili hayranıyım ve onların öğretilerine ve düşünce tarzlarına çok saygı duyuyorum.
Hep acıdan bahsedecek değiliz ya, özel günlerde gazetedeki köşemde bir elmalı pay tarifi yayınladım. Harika bir kokteyl tarifim, çokça yemek tarifimin yanında "Hemingway’in hamburgeri" adıyla anılan bir tarifimi de yazdım. Söylemedi demeyin; bu tariflerim daha sonraları adımı taşıyan müzelerde sergilenecek.
Yaşadığım dönem hep savaşlarla geçti. Bazen uykumdan sıçrayarak uyanıyorum. Hayalimde o parçalanmış bedenleri bir araya getirsem de gerçekte bu mümkün olmadı. Bombalar ve savaşın gerçek ve acı yüzü hep aklımda. Savaş bende büyük acılar bıraksa da ben yılmadım maceraperest bir gazeteci olarak İspanya İç Savaşı’na katıldım. Savaş deneyimlerimi ve gördüklerimi de 1940 yılında yazdığım "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" kitabımda kullandım. Çok ses getirdi, satış rekoru kırdı. Bu kitabım Pulitzer Ödülü'ne layık.görüldü. O dönemde ikinci eşim Paulina’dan ayrıldım. Ardından üçüncü eşim Martha Gellhorn ile evlendim. Bir şey itiraf etmeliyim ki evlilikte çok da başarılı değildim.
II. Dünya Savaşı sırasında Londra'da Mary Welsh ile tanıştıktan sonra üçüncü eşimden de ayrıldım. Normandiya Çıkarması ve Paris'in kurtuluşunda gazeteci olarak müttefik birlikleri ile birlikte oradaydım. "Yaşlı Adam ve Deniz" kitabını gecikmeli de olsa 1952 yılında yazdım.
1954 yılında Amerika'nın en prestijli ödülü olan Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldüm. Yaşadığım bu kadar acı ve sıkıntıyı iki büyük ödüle dönüştürmüştüm.
1954 yılında Afrika'ya yaptığım gezide art arda iki uçak kazası geçirdim. Ondan sonra hayatımın en berbat günleri başladı. Bu kaçıncı kez ölümle dansım bilmiyorum. Evet ölmedim; ama ağır sağlık sorunları yaşadım. Uçak kazasnın bedelini çok ağır ödedim. Yazamıyordum artık, yazamıyordum. Hayat amacı yazmak olan biri nasıl yazmadan durabilirdi, bunu ancak benim gibi yazanlar anlayabilir sanırım.
1959 yılında kendime Ketchum'da bir ev satın aldım, orada yaşayacaktım. Fakat bu ağrılar ve yazamamak beni bitiriyordu.
1940’larda “Argo” adı altında SSCB’nin gizli servisi Devlet Güvenlik Komitesi’ne çalıştığımdan şüpheleniyorlardı. FBI ve çalışanları kanıt bulmak amacıyla hayatının son zamanlarına kadar beni yakın takibe aldılar. Öbür yandan, CIA Küba için casusluk yaptığımdan şüpheleniyordu. Bir yandan hastalıklar, bir yandan geçirdiğim uçak kazalarından sonra çektiklerim bir yandan bu baskı ve takipler hayatımın üstüne kara bir bulut gibi çöktü.
Bu acılara daha fazla dayanamıyordum. Son noktayı koymam gerekiyordu. Bu bizim ailede sık rastlanan bir durumdu; ama iyi bir şey olduğunu savunacak değilim. Ah babacığım, ne kötü bir miras bıraktın bana. Ben de senin gibi yenik düşeceğim hayata veya özgür olacak kanayan ruhum, bedenim artık acı çekmeyecak. Kimse bilemez yıllarca yazdıktan sonra kalemi bile tutamamayı, hücrelerinizi yiyen o kanser illetinin hırıltısını, o bilmem kaç kere verilen elektroşokların kaç beyin hücrenizi yediğini. Biliyor musunuz benim kafamda çatlak var, şaka yapmıyorum, gerçekten çatlak var. Bu şartlarda ruhsal ve bedenen ne kadar iyi olabilirim, size soruyorum?
Yıllar önce aynadan gördüğüm o adam şimdi nerede, bu yüz kimin, yaşama sevincimi hangi savaş meydanında vurdular?
1961 yılının sıcak mı sıcak 2 Temmuz gecesi "Amerikalı roman yazarı, kısa öykü yazarı, savaş muhabiri ve gazeteci olan ben Ernest Miller Hemingway artık yaşamak istemiyorum. Ölümümden kimse sorumlu değildir." şeklinde bir not yazdığımı düşündüyseniz yanıldınız. En favori tabancamın soğuk namlusunu başıma dayadım, avluda iki el ateş ettim. Yine o tanıdık ve keskin barut kokusuyla son kez doldu ciğerlerim. Ağaçların üzerinde ne kadar kuş varsa havalanıp gittiler, benim yorgun ruhum da onlara eşlik etti. İnsanlar kaza olduğunu söyledi; ama öyle değildi. Eşim yıllar sonra bunu açıklayacaktı. Acı dolu bu dünyadan bedenen ayrıldım; ama yazdıklarımla, kelimelerimle yaşayacağıma inancım tamdı.
Ölümümden sonra 1931 ve 1940 yılları arasında yaşadığım çok sevdiğim Key West adasındaki evi (Hemingway Evi) keşke müze yapsalar da insanlar gelip hatıralarımı ve kedilerimi görse...
Ve hanımefendiler ve beyefendiler, artık sahne sizin.
Ve ben sizlere bir şiirimle veda ediyorum.
TUTSAKLAR
Kimisi zincirlerle geldi,
Pişman değillerdi ama yorgunlardı.
Çok yorgunlardı ama tökezleyemediler.
Düşünmek ve nefret etmek bitmişti,
Düşünmek ve savaşmak bitmişti,
Geri çekilmek ve umut etmek bitmişti.
Böylece uzun bir seferi iyileştirir,
Ölümü kolaylaştırırdı.
***
















































