EDİP CANSEVER / ZAMANIN İÇİNDE BİR YALNIZIN PORTRESİ
Haydi gelin şimdi sizinle bir zaman yolculuğuna çıkalım, ne dersiniz?
Zaman makinemizi 1954 yılına ayarlayalım, gidilecek yeri de seçelim: Kapalıçarşı, İstanbul…
Zaman makinesi, bizleri 1954’ün bir öğle sonrası İstanbul’una götürsün. Kapalıçarşı’nın Arnavut kaldırımlarında adımlarımızı hissediyor, Boğazdaki rüzgârın tuhaf şekilde karıştığı havayı soluyoruz. Çarşının gürültüsünden, alışveriş yapanların seslerinden, takılar ve halılarla dolu dükkanlardan gelen uğultulardan uzaklaşıp, adımlarımızın kılavuzluğunda bir antikacı dükkânına doğru ilerliyoruz. Bu dükkânın iki ortağından biri olan Jak Salhoşvili Bey karşılıyor bizi; sanki ta 71 yıl sonrasından, 2025 yılından arayıp da 1954 yılı için sözleşmişiz gibi… Diğer ortak ise… Neyse, onu da birazdan kendiniz tanıyacaksınız nasılsa…
Jak ve ortağının antikacılık yaptığı bu dükkan, sadece eski eşyaların, kaybolmuş zamanların yuvası değil. Burada, her nesne bir başka geçmişi barındırıyor, her obje bir başka hikâyeyi fısıldıyor. Ama her gelen, kimsenin fark edemediği şeylere odaklanıyor. Nesnelerin arasında saklı kalan, insanın derinliklerinde kaybolmuş hislere, duygulara… O eski kitapların, sararmış sayfaların arasında büyütülen dünyalara…
Dükkânın asma katına çıkıyoruz. Buradaysa koca bir kitaplık, bir masa; masada da kocaman bir defter var. Masanın başında da Türk Edebiyatı’nın “antikacı şairi” Edip Cansever…
Yazıyor, yazıyor, yazıyor… Ama bu defterde bir şey var ki onu hiçbir zaman bitiremiyor. Hayatının bir parçası gibi… İleri-geri yazdığı satırlar, hayatın karmaşasında birbirine karışan sözler ve düşünceler… Her kelime, bir zamanın yankısı gibi… Cansever’in bu masadaki duruşu, bir yazardan çok, zamanın içinde kaybolmuş bir filozof gibi... Arada bir başını kaldırıp, gün ışığının düştüğü pencereye bakıyor ve bizlere, "Zaman, bir şeyleri unutturmak için değil, anlamak için var." diyor. Sonra tekrar yazmaya başlıyor.
Edip Cansever’in defterine kayıyor gözümüz
Bir şiir yazmış, taze… Altında da imzası:
YERÇEKİMLİ KARANFİL
Biliyor musun az yaşıyorsun içimde
Oysa ki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.
(Ömer) Edip Cansever

Biz tanıyoruz, biliyoruz aslında bu şiiri…
Edip Cansever’in Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarının başında dikili olan mermerden mezar taşına da bu şiirindeki karanfilden alınan ilhamla Cengiz Bektaş tarafından tasarlanan “baş aşağı duran bir karanfil” işlenmiştir oysa… Tabii o an, bunu gelecekten gelen misafirleri olarak Cansever’e söyleyemiyoruz.
Bir an için duraklıyoruz. Dışarıdaki dünya, çarşı, mahşerî kalabalık… Tüm sesler yavaşça siliniyor. Sadece o masanın etrafındaki hava var şimdi. Cansever, tüm yazılarına, düşüncelerine ve duygularına birer altın yansıma gibi bakmaktadır. Hangi duygunun daha doğru olduğuna, hangi kelimenin daha yerinde olduğuna karar veremediği her an, zaman sanki biraz daha ağırlaşıyor.
Yavaşça masaya doğru eğiliyoruz, defterinin bir kenarına dokunuyoruz. Duygular, yazdığı satırlar, içinden geçtiği zamandaki kırılmalar… Her şey bir araya geliyor. 1954 yılına ait bir geçmişi kaleme alırken, Cansever’in o ânı yakalama çabası, tıpkı yazdığı şiirlerin özgür ruhu gibi, bir zamanlar bu dünyada var olmuş her şeyin izdüşümü…
Ona en çok sorulan sorulardan biri, "Nasıl bu kadar derin ve anlamlı şiirler yazabiliyorsunuz?" olmuştur. Cevap basittir: "Şiir, zamanın kendisi gibi... Ne kadar çok ararsanız, o kadar kaybolur. Sadece bir an için durup, o ânın içine tam olarak girmeye çalışın."
Bu sözleri söylerken de o eski antikacı dükkânında, geçmişin izlerini ve zamanın ağır yükünü birleştiriyor. Şiirlerinde kaybolduğumuz anlar, sanki o dükkânda geçmişin en güzel haliyle yeniden şekil alıyor. O anı yaşamak, zamanın ne kadar uzaklaştığını fark etmeden geri dönmek gibi...
Bilirsiniz belki, babası da antikacıdır Edip Cansever’in… Küçük yaşta babasına yardım için Kapalıçarşı’daki dükkânlarında çalışmaya başlamış, babasının ölümü üzerine de daha sonra işin başına geçmiştir. Dükkân yangında kül olunca da bu kez ortağı Jak’la aynı işe devam etmiştir, ta 1976 yılına değin… Hemen tüm eserlerini, ortağı alt katta satış yaparken ve dükkânla ilgilenirken üst kattaki bu masada ortaya çıkarmıştır.
Yalnızlığa kafayı takmış bir şairdir Cansever
Bir gün Selim İleri ile, İleri’nin “Cumartesi Yalnızlığı” adlı kitabı hakkında sohbet ederken ona:
“Çok somut yazıyorsun Selim, soyut yazmayı da denemelisin; mesela domatesin domates olduğunu anlamak için illa ki onu dişlemek mi gerekir; koklamak, domatesin rengini görmek de yetmez mi domates olduğunu anlamak için?” demiştir.
Yalnızlık dedik ya…
Kızı Nuran Cansever Birol anlatır: “Babamla parka gitmiştik bir kez, ben götürmüştüm onu. Ona derdim bazen, ‘Baba baksana, ne kadar çok çiçek var, ve ne güzeller...’ diye. O da; ‘Ben, köşedeki yalnız kaktüsü görürüm.’” derdi.
Ya Cemal Süreya için Cansever’in yazdığı şu dizelere ne demeli?
“Bitti yalnızlıklar,
bir büyük yalnızlık var artık
iki kaktüs gibiyiz Cemal'le ben
kendi çöllerimizden koparılmış"
İkinci Yeni akımının en önemli temsilcilerinden olan Cansever hakkında o kadar çok şey anlatılabilir ki…
Şiirlerinde ölçüye, heceye önem vermeyen şair, özgür yazma tarafında durmuştur hep… Kendisini “düşüncenin şairi” olarak niteleyen şair, anlatılmayanı anlatmaya çabalamıştır hep… Bazen tek cümlede, dizede size alıp başka dünyalara götürebilen bazen de kalbinizi sıkıştıracak acılara sürükleyebilen bir kalemdir onunkisi... Şiirlerinde, “otel” metaforunu sıkça kullanan Edip Cansever, edebiyatımızda “Oteller Şairi” olarak da anılmıştır.
“Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da... Herkes biraz var, o kadar...” diyen ve 1986 yılında Bodrum’da geçirdiği bir beyin kanaması nedeniyle aramızdan ayrılan usta şairin ardından Can Yücel çok gözyaşı dökmüştür. Can Yücel’in eşi Güler Yücel, şöyle anlatır o acı günü: “Can, bir Nazım ölünce sabaha kadar ağladı, bir de Edip ölünce…”
Olur da üstadın Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarını ziyaret ederseniz, bir küçük saksıda kaktüs bırakın başucuna; kendini yalnız bir kaktüs olarak gören “antikacı şair” için…
Bir de mezarının başında Cemal Süreya’dan şu dizeleri okursanız… Kim bilir, belki onu yalnızlığından bir anlığına sıyırıp muzip bir gülümseme konduruverirsiniz dudağının kenarına, ne dersiniz?
“Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer
Her şeyin fazlası zararlıdır ya
Fazla şiirden öldü Edip Cansever…”
Cemal Süreya
Anısına saygıyla…
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz













































