DEĞERLER VE DİĞERLER
Bir zamanlar herkes gibi benim de bir derdim vardı. Devamlı zihnimi kurcalayan, işin içinden nasıl çıkacağımı bilemediğim…
Boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor, cinsinden.
İşin garip tarafı, her şey bana onu hatırlatıyordu. Bu şekilde devamlı hafızamda yenileniyor, yenilendikçe alışkanlık oluşuyordu. Böylece zamanla derdime alışmaya, onu sevmeye ve hatta onunla kendimi oyalamaya başladım. Acı biber insana nasıl hissettirse öyle bir tatlı-acılık. Bir taraftan canınız yanıyor diğer taraftan da hoşa giden, sizi kendine çeken bir yönü var. Muzip bir çocuk gibi.
Aradan biraz daha zaman geçti ve ben bu derdin şaka kaldırır yeri olmadığını, bana ciddi zararlar vereceğini "farkettim". Veya bir şekilde bunu birileri bana "dürüstlükle" izah etti.
İşte o zaman anladım ki o derdimin sevdiğim tarafında, öyle sevilecek bir taraf da yokmuş. Bana sevimli gelen ona yüklediğim mânâ imiş. Aslında bu dert veya sıkıntı her ne ise baştan beri benim için sorunmuş. İnsan, içinde olunca anlayamıyor, ama uzaktan kendine baktığında veya bir başkasının gözüyle gördüğünde resim daha da belirginleşiyor ve bambaşka bir hâl alıyor...
İşte o zaman tablo çok fena geldi gözüme. Neden daha önce böyle olduğunu veya göründüğünü düşünmemiş, anlamamıştım ki? Bu ayrıntıyı veya hakikati fark edince ne mi oldu? Önce ona yüklediğim, o hoş gelen, güzel ve eğlenceli, etkileyici mânâ perdesi kalktı. Sonrasında sadece acı olan yönü kaldı.
Dolayısıyla o acının canımı acıtması daha da arttı. Bu da benim kendi kendime ne kadar zarar verdiğimi ortaya koydu.
Netice olarak gözümdeki perde gitti, derdim de o anda bitti. Bana sempatik görünen şey, antipatik ve nahoş göründü. Böylece buz gibi soğudum.
Hayatta kaldıramadığımız şeyler olduğunda ona sevgi, dostluk, ülfet, şefkat, perdelerini çekmek onların daha kolay ve çekilir olmasını sağlar. Ama eğer sizi uçuruma sürükleyecek, hayatınızı karartacak şeylerin üstünü de bu şekilde perdelerseniz başınıza, geriye dönüşü mümkün olmayan işler açılır.
O yüzden "Derdini söylemeyen derman bulamazmış." derler. İç dünyanızı arada bir olsa da güvenilir insanlara dökün. Size gerçekleri en açık şekilde, dürüstlükle söyleyen dostlarınız olsun. Hakikatin resmini çekip size gösteren, size az da olsa saygı duyan, iyi olmanızı, "bahtınızın açık olmasını" isteyen, size zarar vermeye çekinen, saflığınızdan, aymazlık halinizden istifade edemeyecek kadar size değer veren birileri olsun ömrünüzün bir karesinde veya bir keresinde.
Ama unutmayın ki güven de bir yere kadar. İş yine dönüp dolaşıp sizin otokontrolünüze, inanç ve iradenize geliyor. Vakarlı duruşunuza, pas vermeyişinize. Anlayışınıza, algılayış biçiminize.
Bir de şunu öğrendim bu süreçte: Bazı eylemler bir başkası için başka anlamlar içerebilir. Tıpkı sizin bir şeye yüklediğiniz mânâ gibi bir başkası da sizin sıradan gördüğünüz bir eyleme başka bir mânâ yüklemiş olabilir. Yazısız edebiyat bu olsa gerek. Ya da belli bir yaşam şeklinin literal dili. Misal, kahve içmeyi siz sadece "kahve içmek" olarak bilirsiniz; bir başkası "bir şeylerin başlaması, start alması" olarak algılar.
Siz güler yüzlü olmak adına gülümsersiniz, bir diğeri "yılışıklık" der. Siz dostluk, arkadaşlık adına içten, samimi olursunuz o, "Bir çıkarı var." gözüyle bakar, siz sıkıntıda olmanıza rağmen hayata tutunmaya, dik durmaya çalışırsınız bir başkası "Ne kadar rahat, hiç bir şey umurunda değil, püh, gamsız…" der vs.
Mevlânâ ne güzel demiş; "Sen ne kadar konuşursan konuş, karşındakinin anladığı kadarsındır."
Senin olaya nasıl baktığın önemli değil, olay acaba sana nasıl bakıyor? Bazen bunu da sorgulamakta yarar var.
Hayat çok kişilikli bir oyun gibi… Sen; anlam verdiğin hayat veya olaylar; senin yüklediğin anlamdan habersiz bir muhatap; onun yüklediği anlam veya olaylar; bunlardan habersiz olan bir başka sen… Tüm perdeler kaldırılınca ortaya çıkan hakikat.
Feraset, "feres" kökünden gelirmiş. Feres de "at" demek. Atın gözü çok yönlü bakar. Çevresindeki her şeyi görür, odaklanır. O yüzden at gözlüğü takarlar ki sadece önünü görsün. İşte ferasetli insan da hayata çok yönlü bakabilendir. Kendi gözüyle, onun gözüyle, şunun gözüyle, berikinin gözüyle vs...
Bir şeye tek bir mânâ yüklemek, "at gözlüğü takmak"tır. At o gözlüğü! Etrafına iyi bir bak! Ne görüyorsun, nasıl görünüyorsun? Her zaman karşına gerçekleri söyleyen biri çıkmaz. Kendi gerçeğini kendin bul, sağduyulu ve ferasetli olman kendine yapabileceğin en güzel iyiliktir.
Allah yolumuzu açık etsin. Ayağımızı kaydırmasın, iyilerle karşılaştırsın, iyilere eş etsin. Bizi de iyilerden etsin ki karşılaştığımız iyileri ve değerlileri yanıltmayalım.
***















































