ÇÜRÜYEN GÖLGE
Bu odada tuhaf şeyler oluyor!
Çok tuhaf şeyler…
Şöyle deliksiz bir uyku çekemedim, geldiğimden beri. Ne rüya görebildim ne düşlere dalabildim. Hep ses, hep ses...
Diken üstündeydim. Nasıl baş edeceğim bunca gürültüyle? Bağırıp çağırayım diyorum, sesim çıkmıyor! Bırak sesi, ağzımı açamıyorum. Dilimi yuttum galiba. Yoksa ağız denen şey yok mu bende? Göremiyorum ki kendimi. Zifiri karanlık ortalık. Odadan çıkıp derdimi anlatayım diyorum; değil yürümek, kolumu, bacağımı oynatamıyorum. Yaşıyor muyum, öldüm mü haberim yok! Kapıyı açıp soran da yok. Unutulup gittim bu köhne delikte.
Zaman akmıyor. Bekleyiş sabırsızlığa evriliyor. Pencereden bakıyorum. Ağustos böceklerinin ötüştüğü serin, ıslak, yeşil yaylada bembeyaz bir silüet dolaşıyor. Gölgenin ışığı olur mu? Gölgenin kaynağı ışık mıdır karanlık mı? Bu silüet parlıyor. Patronumun şişko kedisi Shrek etraflarında atlayıp zıplıyor. Ağır bir zaman çekimi halinde bakışlarını bana, pencereye dikiyor. Pervaza çıktı. Sürtünüyor sesinin yankı halinde titrettiği cama.
Miaouv! Ben bu odaya nasıl geldim? Her şey neden çok yavaş?
Shrek kızııım, gel seveyim seni... Kulaklarım her şeyi işitirken neden kimse beni duymuyor?
Aa, hatırladım. Beni öldürdü bugün patronum. Ne özgün bir öykü değil mi okuyucu? Evet sen, o sayfanın başından gözlerini kırpıştırarak “Ne diyor bu?” diyen ya da umursamayan şu tip.
Kendimi anlatıyorum var mı bir itirazınız? Öldük ya, o kadar hakkımız vardır herhalde. Beni bu korunaklı yayla evinde bir uyuşturucu baronu vurdu. Mangal masasında oturduğum sandalyeden düşerken patlayan kan ve etler fışkırdı her yere.
Önce sordu: “Beni sattın mı?”
“Hayır!” dedim.
Satmıştım.
Silahını çıkardı, anında tetiği çekti ve beni vurdu. Bu varlığım bedenimden çıkarken sesini duydum. “Doğru seni kurtarırdı.”
Kurtarmazdı. Kurtuluşum yoktu. Bu bir bahaneydi. Zaten bu yüzden ihanet ettim. Yerimi dolduracak kişi çoktan seçilmişti.
Pusulam doğruyu göstereli uzun zaman oldu. İyiyi kötüyü ayırt edemiyordum, iyice gölge biri olmuştum, gri biri. Sanki şimdi ayırt edebiliyorum da. Ruhtadır huy, kurusun. Zekâm, egom ihanet etti bana. Popom kalkmıştı. Dilim için kusura bakma okuyucu; ama bu şerefsizleri sattığıma mutluyum. Bir de keşke dürüstçe, onurluca, yüzlerine küfrederek ölebilseydim.
Bedenimi bu lanet odaya getirdiler. Ne idüğü belirsiz bir süreç bu. Rahatsız etmiyor ama leş gibi kokuyorum. Kan kurudu, çürüme başladı. Olaydan sonra beynimin parçalarının temizlenişini seyrettim pencereden. Artık bedenim eksik, fazla kilolarımı aldırmışım gibi hafifledim. Bir inancım yok. Hayatımın ya da ölümümün bu kısmının anlamını bilmiyorum. Yerime geçen avukat, masaya oturdu. Ben de o ahmağı ele geçirip bunları yazmaya başladım. Yazardan tahmin etmek zor değildi be ne iş yaptığımı sevgili okuyucu. İllegal avukatımızın ele geçirdiğim bedeni, mangal masasında, patronunun notlarını almak varken bunları yazıyor. Bütün fikirler başkalarınındır. Size onun aracılığıyla bu notları bırakırken siz de bana aitsiniz. Ele geçirilmişliğin etkisinde, büyülendiniz.
O şerefsiz fark etmesin, güldürmeyeyim yedeğimi. Ama meslektaşım, lütfen benimle savaşmayın, cinsiyetçi küfretmeyelim diye! Herkes içten içe küfreder, idealizm bir hastalıktır. Ah şu zihinleri bir açsak da “dürüstlük” hüküm sürse, kişisel veriler ortadan kalksa. Ne mal olduğumuz anlaşılsa! Dürüstlük düzene değil, kaosa hizmet eder.
Shrek şimdi silüetin yanında. Ne yapıyor o, sürtünüyor mu? Neden içimden bir ses bu silüeti tanıdığımı söylüyor, ne kadar tanıdık görünüyor buğulanmış yüzü. Bana baktı, gülüyor. Hayır, kahkaha atıyor sanki. Bir an kayboldu. Bir an sonra yanımda belirdi. Patronumun çatıdan atlayan oğlunun yüzünü görüyorum. Kulaklarımda sesini işitiyorum. Hayır, zihnimde işitiyorum. Sanki bir gülücük bombardımanı gibi, anlık mesajlaşma hali…
Durum bildirimi apaçık. Dinlemek ve konuşmak aynı anda. Sinek vızıltıları, kanat çırpışları kadar hızlı. Işık hızından hızlı mı bu sesler? Işığın sesleri… Kokunun dokunsallığı… Görünün tadı… Zamanla bağımsızlık savaşı halindeyiz. Cephede iki silüet ve bir de kedi…
- Sen de intihar etmiş sayılmalısın aslında, kendini göz göre göre bu hale getirdin. Keşke hiç gitmesen, Shrek dışında bir arkadaş hiç fena olmazdı.
- Bana ne olacak peki? Tamamlanmamış işi olan bir hayalet miyim yoksa? Henüz ölmedim mi?
- Öldün. Kafana kurşun yedin, beynin aktı. İnan bundan kurtuluşun olsun istemezsin zaten. Ruhunun geçişine daha var ama. Dünya günüyle 40 gün kadar sürüyor. İkinci helvan yendiğinde silinip gideceksin.
- Nereye gideceğim?
- Ben nereden bileyim, ben gideceğin yeri hiç görmedim ki.
- Sen neden buradasın?
- İntihar eden her insanın iki ölümü varmış. Biri bedeni öldüğünde, diğeri unutulduğunda olurmuş. Adımı bilen son insan öldüğünde, hiç doğmamış olacak ve sana katılacağım.
Kendimi kurtarmak için yalan söylemesem, aman düzenim bozulmasın demesem rahatça yaşayamasam da utanç verici olmazdı ölümüm. Benim unutuluşum çok daha kolay olacak. Geriye bıraktığım mirasım, boşa geçen bir hayat oldu. Yine de gerekli ayarlamalarımı yaptım. Gereken yerlere paralar havale oldu. Polis yolda. Korsan taksileri yoldan çıkaran sirenleri duyuyorum. Bu odada kalmayacak bedenim. Ben daha buralarda, aranızda olacağım. Hayal edeceksiniz hayaletleri. Bu vekaletsiz avukat da size bütün bu yazdırdıklarımı postaladıktan sonra uyanacaktır ne halt işlediğine. Bütün bunları kendisinin yaptığını zannedecektir. Öldürülecek olan bir beden daha var. Ne fark eder ki… Ama önce ama sonra, her yaşam ölümü yaşayacak. Yaşam az. Ölüm fazla. Az yaşamlı bir evrenin bu noktasından bildirilir ki nasıl ölündüğünün hiçbir önemi yok. Bu öykünün bir dersi yok yani. Olmak zorunda mı? Siz yine de onurlu ölün. Yalvarmadan, yalansız, belki güzel bir küfürle.
***
















































