ÇOCUKLARIN MUTLU OLDUĞU OYUNCAKÇI
Yıllarca evlat hasreti çekmiş Ahmet Dede ve eşi Fatma Hanım; ikiz olan Hasan ve Hüseyin’i çok geç kucağına almış, orta yaşta birbirini çok seven bir çift.
Çocuklar on altı yaşına yeni girmişler, anne ve babasının canı ikisi de… Gözlerinden esirgiyorlar yavrularını.
Ne acıdır ki memlekette savaş başlamış.
Hasan ve Hüseyin’i aynı zamanda askere almışlar.
Beni de aynı anda askere aldılar. “Ah be oğul.” diye iç çekiyor anlatırken… Memleket sevgisi, evlat sevgisinden ileri, derken onurundan içine akıtıyor gözyaşlarını. Bir yandan da oymacılığın inceliklerini anlatmaya, öğretmeye devam ediyordu, çırak olarak yetiştirdiği Ali’ye. Seferberlik ilan edilmişti, on beş yaşını dolduran her erkek çocuğu yetişkin sayıyorlardı.
Baba ve oğulları, aynı yerde askerlik yapmak için yola revan olmuşlardı.
Dualarla uğurlamış askere Hasan ve Hüseyin’i anneciği, elleri ile sürmüş asker kınasını yavrularının ellerine.
Anlatırken yüreğinin acısı yüzüne yansıyor, dudakları titriyordu; aradan geçen uzun yıllara rağmen.
“İki buçuk yıllık askerdim, çatışmada vuruldum. Aylarca sıhhiye çadırında tedavi gördüm, bacağımı o çadırda kestiler ve gazi olarak beni terhis ettiler. Ne Hasan’dan ne de Hüseyin’den haber aldım, tüm çabalarım boşanaydı. Savaşın tam ortası; kimsenin kimseden haberi yok, haberleşmek imkansızdı, tek çabamız vatanı kurtarmak ve bayrağı dalgalandırmaktı.
Eve döndükten altı ay sonra gelen telgraf kağıdı, bizi yıkmıştı; kınalı kuzularım şehit olmuştu.
Tek bildiğimiz bu oldu, cenazelerini bile görmedik, yavrularımızın ziyaret edeceğimiz mezarları bile yok. Ana yüreği daha fazla dayanamadı evlat acısına, bir yılın sonunda vefat etti, kala kaldım tek bacakla tek başıma.
Şehit babası ve gazi olmam nedeni ile toplu para verdiler. Bağlanan ayağımla mesleğim olan ahşap oymacılığına başladım, tek yaptığım her çeşit çocuk oyuncağıydı. Dükkanın yeri çok güzeldi, özellikle seçmişti; güneşi eksik olmamalı, dışarıdan bakan her çocuk içeriyi görmeliydi.
Duvardaki raflardan istediği oyuncağı seçmeli ve istediğini ücretsiz almalı.” diye anlatıyordu; sanki nasihat eder gibiydi. Demlediği çayı, masanın üzerin getirdi. Çayı çok seviyordu ama anlatmaya başlayınca çayı içmeyi unutuyordu.
Her gün aynı hikayeyi anlatıyor, anlattığını unutuyordu.
Elimde yaptığım bu sallanan oyuncak at, beraber yaptığımız son oyuncak ve hikayesini anlattığı son gün oldu.
Geçen günlerin ardından masada duran ahşap kutunun içinde, bana bıraktığı mektupla tüm varlığını bana bıraktığını öğrendim.
Haftanın iki günü tüm oyuncaklar ücretsizdi.”
***














































