ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 27-07-2023 20:52

Cenaze Arabası / Yusuf Gökbakan

Yazan: Yusuf Gökbakan -CENAZE ARABASI

Cenaze Arabası / Yusuf Gökbakan

CENAZE ARABASI

Akşam lâl kırmızı… Ahududu şerbeti var dudaklarında... Katre katre dolduruyorum kadehime gülüşünü... Neden sonra ayaklarımdaki buz kalıbının farkına varıyorum.

Bileğime kadar buza gömülü ayaklarım. Zar zor şöminenin kenarına uzanarak maşayı ele geçiriyorum ve kırıyorum buzları. Alıyorum kadehi elime, artık yudumlayabilirim gülüşünü, özümseye özümseye… Her yudum taptaze bir sıcaklık yayıyor bedenimin her zerresine. İçiyorum, ta ki sıcaklık parmak uçlarıma yayılıncaya dek. İçiyorum, ölümle hayat buluncaya, hayal gerçeği söndürünceye dek...

Bir gölge geziniyor arkamda, belki bir hayalet; biri şömineyi mi yakıyor ne, biri nefesimi mi ısıtacak ne?(!) Kim bu yardım perisi? Uşak olmalı...

Sahi, neredeyim ben? Ne işim var bu, Donuk Aşklar Şatosu'nda? Neyse ne, nereyse nere, nasılsa nasıl? Boş ver… Donmaktan kurtardım ya, “son ve tek kalan” aşkı. Aşka minnetkârken, minnetkâr kıldım ya aşkı kendime! Gerisini boş ver!..

Şatonun, Orta Çağ'dan kalma gotik mimarisinin olanca soğukluğu ve kasveti sarıp sarmalamış her köşeyi. Şöminenin kâr etmediği bir soğukluk… Şamdanın kâr etmediği bir kasvet… Uşak da yok artık! Şömineyi yaktıktan sonra sırra kadem bastı. Bense “aşkı kurtaran kahraman” edasındayım, “vakur ve mağrur...” “Kasvet ve soğukluk kaç yazar?” havalarındayım... “Ama yine de biraz ferahlık fena olmaz.” diyerek büyük pencereyi açıp Fransız balkona çıkıyorum. Dışarısı, içeriye nispet edercesine “ıpışık" ve  “apaydın…” Yıldızlar ve Ay, tüm ışıklarını dünyaya sunma gayretindeler. Bulutların en ince hatları, gecenin en keskin kıvrımları görülebiliyor bakınca. Sanırım, şato hiç memnun değil bu “ışık banyosundan.” Şato, “küflerini” seviyor galiba...

Ay’a odaklanıyorum sonra… Mehtap var. Bir ıslık takıyorum dilime, bildik bir şarkı; “Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın!” Fakat “Aman Allah'ım, o da ne öyle?!” Bir cenaze arabası, dörtnala koşturuyor Ay’ın kıyısında…
- Hey arabacı, ne işin var orda? Baksana ne yazıyor önündeki formda? Efsunlu Sokak, No: 19… 
- Kendimi bildim bileli bu işi yapıyorum, bana işimi mi öğreteceksin? Bu ne küstahlık?(!) Dünya’dan bakınca efsunlu görünen tek yer Ay değil mi? Hem bu benim son işim. Dünya’da o kadar çok ölü, bir o kadar da -hatta daha fazla- yaşayan ölü var ki, bıktım artık! Bu işten sonra, istifamı sunacağım. Hepsiyle tek başıma uğraşamam ya!..
- Neden ayrılıyorsun ki?(! ) Bu senin işin neticede. Hem şimdiye dek alışmış olman gerekirdi tüm bu külfetli işlere…                            - Son birkaç asırdır tek bir güzel ölüye rastlamadım. Hepsinin ruhu da bedeni de hemencik çürüyüp kokuyor. Midem kaldırmıyor artık bu kokuşmuşluğu. İnsanlar aşkı öldürdükten beri bu böyle! Aşkı tahtından indirip yerine doyumsuz hazları geçirdiler. Üstelik bu nefsanî hevesleri aşk sanıyor zavallılar! Hepsinin kalbi samanla, çürümüş otlarla dolu. Bir de kime sorsan; kalbinde elmas, yakut yahut inci olduğu iddiasında. Hem yalancı, hem riyakâr hem de gafil bunlar! Zavallı bunlar, zavallı! Ah ne yazık!..                     - Biraz abartmıyor musun dostum
- Hayır, kesinlikle hayır! Bak, şimdi bunu bir deneyle ispatlayacağım sana...

İğrenç ve korkunç bir kahkaha attıktan sonra paslı dişlerinin arasından ıslak sigarasının izmaritini çıkarıyor ve bırakıyor aşağıya... İzmarit süzüle süzüle bir adamın kalbine düşüyor. Tam da “kalbinin temizliğinden dem vurduğu” anda. Aniden bir ateş parlıyor adamın göğsünde. Bir çığlık... Ve yanık kokusu kaplıyor kâinatı…     
- Demedim mi hepsinin kalbi samanla dolu diye?(!)
Tekrar o ürperten kahkaha!..

Apansız, bulutlar gri paltosunu giyiyor. Sis ve duman kaplıyor her yeri. Kapatıyor bulutlar, az önce Dünya’yı büyüleyen Ay’ı. Şimdi dışarıdaki kasvet, içerdekiyle yarışır halde. Şimdi şato memnun, ben mahzun... Birden arabacının az evvel yaptığı deneyi yapma hevesi beliriyor içimde. Çıkarıp bir sigara yakıyorum.

Dumanının bütün damarlarımı dolaşmasına özen gösteriyorum. Arabacı da aynını yapmıştı çünkü. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamalıyım. Son nefesi de çekip izmariti aşağıya atmaya yeltenirken köşede nal sesleri yankılanıyor. Sisi yarıp gelen cenaze arabası. At kişneyerek fren yapıyor tam balkonun altında. Bu arada izmarit kayıyor parmaklarımın arasından panikle. Arabacı havada yakalıyor; “Bunu sen yapamazsın!” diyor sırıtarak. Paslı dişleri çıkıyor yine ortaya:

- Ölü kim? Çok şanslı hergele! Son cenazem ya kıyak yaptım. Mezarını Ay’ın tam ortasına kazdım. Manzara süper! İstediği zaman, istediği yeri ve istediği kişiyi görebilecek oradan. Hadi, acelem var! Yoksa sen misin?
- Diriye mi benziyorum? Baksana “Yokluğunda'” çalıyor fonda…

Editör: Hamit Gözümoğlu 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi