BİYOGRAFİ
Giriş Tarihi : 15-08-2025 23:35   Güncelleme : 01-10-2025 22:32

Can Yücel - Adana Mahpusunda Bir Sabıkalı Sardunya / Deniz İmre

Hazırlayan: Deniz İmre -ADANA MAHPUSUNDA BİR SABIKALI SARDUNYA / CAN YÜCEL

Can Yücel - Adana Mahpusunda Bir Sabıkalı Sardunya / Deniz İmre

ADANA MAHPUSUNDA BİR SABIKALI SARDUNYA / CAN YÜCEL

Can Baba’ya…

Sene 1972,
Adana Mahpushanesi’nde kış,
soğuktur hapishane,
soğuk dediğim,
hani
öyle buz filan değil,
ilik ısıran, 
sesi kısan bir soğuk…
burnumuza
demir parmaklık kokar anca burada,
bir nem…
bir de hasret…

avlusu da yok ki buranın,
o yüzden
duvar diplerinde hep
biçare voltamız,
hep yarım,
çarpa çarpa
kendi gölgemize.

yakarsın bir cigara
— o da yakabilirsen hani,
tavana değil,
zihnine çarpar önce 
dumanı,
oradan da özlemine…

ilk o zaman düşündüm işte,
mahpusta hiç çiçek olur mu?
olur be kardeşim, neden olmasın?
“Sardunya” dedim kendi kendime,
sardunya olsun,
yaprağı etli,
çiçeği arsız,
hem suyu az ister
hem de
güneş gibi salar rengini,
koca koğuşa.

önce bildirdim Başgardiyan Rıza’ya,
tersledi beni küfredercesine,
sonra
haber uçurdum Güler’e,
dedim “Getir bize afili bir sardunya”,
o da kıyamadı herhal,
gizlemiş de sokmuş görüş günü,
bir poşet ıspanağın arasında…
küçük bir de saksı buldum;
aslında eski bir konserve kutusuydu da,
saksı dedik biz ona, 
inandı ona da sardunya.

büyüdü bizim sardunya,
tek gülü oldu koğuşun,
kimi sabah selam verdik ona,
yârdan bahsettik kimi zaman,
bir gün,
bir arkadaş baktı,
baktı da dedi ki:
“Ulan bu çiçek de
Bizim gibi yattı ha,
bu mahpushane damında…”

ama işte,
uzun boylu durmaz sevinç,
bizim buralarda.
bir ikindide,
saat beşte,
geldi Başgardiyan Rıza,
geldi hışmı
koğuşa,
kendinden de asırlar önce.
öyle yürüyordu ki
adımları sanki tümden isyan,
tümden kargaşa…

baktı sardunyaya,
baktı,
bir daha baktı,
sanki vatanı satmış gibi
sardunya,
aldı da
çaldı sardunyayı,
çaldı saksıyla yere.
dağıldı toprağı,
çiçeği kırıldı,
yere düştü rengi,
öldü sardunya.

biz durduk,
biz sustuk,
öğrettiler orda
bir koğuşa
tam tekmil,
bir çiçeğin de
sabıka dosyasının olabileceğini.

uyumadım
o gece,
aldım kalemi elime,
ağıt yaktım sardunyaya.
bir nevi mahkeme tutanağı…
ama bu defa hâkimi ben,
sanığı da hayat.

çünkü bilirim ki kardeşim,
bir çiçeği öldürürsen,
mahpuslukta,
orda umut da ölür,
ama bilmezler ki
ben sardunyayı
yaşatırım kâğıtta da,
ta ki o kırmızı renk,
sökene kadar
demir kapının 
inatçı pasını…

12 Ağustos 2025…
Can Yücel’in aramızdan ayrılışının, edebiyatseverleri öksüz bırakışının 26. yıl dönümü.

Az önce okuduğunuz şiiri onun anısına ben yazdım. 
Onun yazdığı “SARDUNYA’YA AĞIT” adlı şiirine ithafen...

Şiirin hikayesini bilirsiniz belki; kısaca anlatayım: Can Yücel 1971 yılında yaptığı bir çeviri yüzünden hapis cezasıyla cezalandırılır ve cezasını çekmek üzere de Adana Cezaevi’ne gönderilir.
Eşi Güler Hanım ise İstanbul’dadır. Ayda bir kez yapılan görüş gününe gitmek için İstanbul-Adana arasında adeta mekik dokur Güler Hanım… 

Bir gün Can Yücel’in isteği ulaşır, bir arkadaş vasıtasıyla Güler Hanım’a… Eşi bir sardunya çiçeği istemektedir, koğuşunda bakmak için. Aslında Can Yücel önce başgardiyana iletmiştir bu talebini; ancak başgardiyan dalga geçer, oralı bile olmaz.

Bunun üzerine eşine ulaştırır ricasını, Şair.
Güler Hanım sardunya fidesini içeri nasıl sokabileceğini düşünür; öyle ya, her şey didik didik aranmaktadır görüş gününde; kuş uçurtulmamaktadır. Sonunda akıl galip gelir ve aldığı fideyi ”koğuşta pişirip yesinler diye” aldığı bir poşet ıspanağın içinde içeri sokmayı başarır. Can Yücel çok mutludur, bir saksı uydurulur sardunyaya. Öyle büyük bir olay olur ki bu, tüm hapishaneye yayılır. Şairin koğuşundaki sardunya, dilden dile dolaşır. Sardunya büyür, çiçek açar.

Eh tabii, haber yayılınca da bir ikindi vakti Başgardiyan Rıza biter koğuşta. Aldığı gibi sardunya saksısını çarpar yere, dağıtır yerini yurdunu sardunyanın…
İşte Usta’nın “SARDUNYAYA AĞIT” şiiri, bu olay üzerine yazılmış bir şiirdir. 
O meşhur şiiri gelin beraber tekrar okuyalım şimdi:

SARDUNYAYA AĞIT

İkindiyin saat beşte,
Başgardiyan Rıza başta
Karalar bastı koğuşa
İkindiyin saat beşte.

Seyre durduk tantanayı
Tutuklayıp sardunyayı
Attılar dikkapalıya
İkindiyin saat beşte.

Yataklık etmiş zaar
Suçu tevatür ve esrar,
Elbet bir kızıllığı var
İkindiyin saat beşte.

Dirlik düzenlik kurtulur,
Müdür koltuğa kurulur,
Çiçek demire vurulur
İkindiyin saat beşte.

Canların gözleri, yaşta,
Aklı idamlık yoldaşta,
Yeşil ölümle dalaşta
Sabahleyin saat beşte.

Şairin kalemi, o gün o "güzel çiçeğe" kağıda döktüğü kelimeleriyle ağlar, sardunyanın kaybıyla yas tutar. O kayıp, sadece bir çiçeğin değil, özgürlüğün de kaybıdır çünkü. O kayıp, direncin, yaşama sevincinin, hayat tutunma çabasının ve hayallerin de ölümüdür. Can Yücel’in “Sardunyaya Ağıt” şiiri, tam da bu kaybın, bu direncin son çığlığını duyurur dünyaya.
Can Yücel, hayatı boyunca, sardunyanın ölümünü değil, sardunyanın yarattığı o hayatı, umudu yazdı aslında.

Sardunya, sadece mahpushane duvarları arasında bir çiçek değildir, bir anlamda Türk edebiyatının bir sembolüdür. Yücel'in şiirinde doğa, halkın dili, özgürlük ve mücadele birbirine karışır; her şey, her çiçek, bir anlamda halkın ve bireyin içsel özgürlüğünün bir yansımasıdır.

Can Yücel demek, küfür ve argo demektir aynı zamanda, hem de ağızlar dolusu… İçinden geldiği gibi… Sakınmadan tek bir sözünü… Hemen tüm şiirlerinde bu tarzın izlerini ama az ama çok görürsünüz.

Taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çeken şairin ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır.

O; “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”nin; Hasan Ali Yücel’in oğludur. O kadar yoğun çalışır ki babası Hasan Ali; o kadar çok sever ki Can, babasını; sırf gelsin de meraklanıp yanına, görebilsin diye onu; sarılsın, sarmalasın da göstersin diye kendisine sevgisini, hastalanmak için dualar eder, ateşi çıksın isterdi küçük Can… Çünkü “hayatta o, en çok babasını sevmişti.”

Babası ne kadar siyaset içindeyse kendisi o kadar ona karşı ve dışında kalmak istedi bu durumun. Öyle ki babasıyla bu konuda tartışmalar bile yaşamıştır defalarca.

Hangisini saymalı, bilemiyorum ama; mesela Shakespeare’in “Hamlet” çevirisi onun elinden çıkmıştır; ve daha nicesi…
Şiirleri okuyan dudaklarda bazen bir tebessüm, bazen bir hüzün, bazense bir buruk öfke bırakan ve bir yaz günü Datça’da son yolculuğuna günebakanlarla uğurlanan Can Baba’yı ben de yazdığım şiirle tekrar anmak istiyorum. 
Ruhu şad olsun. 
Saygıyla…

YAS

ağustos’ta bir sabah,
yitirdiğini
sezmiş gibi 
Can Baba’yı,
dönmüş sırtını
güneşe,
binlerce günebakan.

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

EditörEditör