DÜŞYARI / SUNA TÜRKMEN GÜNGÖR
Bazen insanın en büyük kaybı bir başkasını değil, kendisini yitirmesidir. Kalabalıkların ortasında yürürken bile içimizde yankılanan bir yalnızlık olur; kimsenin görmediği, kimsenin duymadığı bir iç çöküş… İşte hayatın bazı dönemleri vardır ki insan kendi içinden düşer. Ne tamamen yok olur ne de eskisi gibi kalabilir. Bir eşikte, yok oluş ile yeniden doğuş arasında durur.
Şair bu şiirde kendinden düşme
Silinerek var olma, yarım kalan vedalar, yok oluş ile yeniden doğuş arasındaki eşiği anlatmanın kısa yolunu “düşyarı” kelimesi ile imgeleyerek sürreal bir anlatım yakalamaya çalışmıştır.
DÜŞYARI
Sokakların yetim alnında,
Bir başımayım, sahipsizce.
Omuzlarıma başını koymuş,
Uyuyor gece.
Sokak lambasının sarı saçları,
Saklıyor yüzümde, unutulmuş zamanı;
Sakince...
Çatlıyor Işık, değdikçe gözlerime,
Sen düşüyorsun;
Kırık rüyalarımın kemiğinden.
Çekiliyor kaldırımlar, ayaklarımın altından.
Ben duruyorum,
Düşlerim, düşüyor göğüs kafesimden;
İnceden ince...
Zifirin tüylerine sarınmış bir kedi,
Bekliyor karanlık iklimlerin şemsini.
Suskunluğun derbendine kıvrılmış,
Gözlerinde, yarım kalmış,
Vedanın cenazesi;
Derince...
Boğazımda görünmez merdivendi suskunluk.
Biraz daha eksiliyorum her basamağında.
Doğuramadan ölüyor sesim,
İnletiyor, yeri göğü sessizliğim.
Soyunuyorum kürtajına gitmelerin;
Yorgunca..
Son tanığıyım ruhumdaki enkazın.
Kurt sanki, uluyor içimde gece;
Öldürmüyor...
Dişlerinin arasında kalbim,
Seranat yapıyor, işkenceyle.
Uçuşuyor kırgınlıklarım,
Kan damlatıyor gökyüzü;
Hunharca...
Yürüyüp uzaklaşmak değilmiş sadece, gitmek.
Kendinden düşmekmiş, anladım...
Arkamda bıraktığım ben,
Boş bedenmiş, kırık parçallara yaslanan;
Belirsizce...
Yaklaşıyorum, geçiyoruz içinden hayallerin,
Cesareti yok gerçek olmaya.
İçimde büyüyen siyah bir ağaç, yalnızlık...
Kırıyor kaburgalarımı dalları.
Her yaprağında yanmış gölgesi adının.
Dokunsam kül olacağım.
Dokunmasam zaten yokum;
Ölümce...
Siliniyorum, adının içinden geçerek.
Belki bir gün...
Kim bilir?
Bir sokak lambasının titrek ışığında,
Doğarım, yeniden hülyalarına,
Var olmamış bir masalın içinden.
Beni anarsın;
Gönlünce...
ŞİİR TAHLİLİ:
Karanlığın içinde yürüyen bir ruhun, parçalanmış hatıraların, yarım kalmış vedaların ve silinerek var olmanın hikâyesi.
Şair, sokak lambasının titrek ışığından iç dünyanın enkazına kadar uzanan güçlü imgelerle, insanın kendi benliğini kaybetme ve yeniden kurma sürecini anlatıyor. Çünkü bazen gitmek sadece bir yerden ayrılmak değil, kendinden kopmaktır. insan bazen en çok, kendi içinden geçerken yaralanır.
Düşyarı içsel yalnızlığın derin kuyularına inen ama yine de umut kıvılcımını tamamen söndürmeyen bir şiir.
Bu şiirin temel ekseni;
"Düşyarı: kendinden düşme"
metaforudur. Şair burada fiziksel bir ayrılığı değil, varoluşsal bir çözülmeyi anlatır.
Sokak, gece, lambalar, karanlık ve kurt imgeleri; dış dünyanın unsurları gibi görünse de aslında iç dünyanın yansımalarıdır. Özellikle;
"Sokak lambasının sarı saçları"
gibi kişileştirmeler, yalnızlığın bile şair için bir canlılık kazandığını gösterir. Bu psikolojik yalnızlığın derinliğini artıran önemli bir şiirsel anlatım tercihidir.
Şiirde dikkat çeken güçlü katmanlardan biri de;
"Doğuramadan ölüyor sesim,"
sesin doğuramadan ölmesi
imgesidir. Bu ifade, bastırılmış duyguların, konuşulamayan acıların ve ifade edilemeyen travmaların sembolüdür.
Aynı şekilde
"Soyunuyorum kürtajına gitmelerin"
benzetmesi, yarım kalmış ilişkilerin ve tamamlanamayan duygusal süreçlerin şairde bıraktığı yıkımı oldukça sert ama etkileyici bir biçimde ortaya koyar. Bu sertlik, şiirin dramatik gücünü artırır.
Son bölümlerde ise yok oluşun içinde bir yeniden doğuş ihtimali belirir. Şair tamamen karanlığa teslim olmaz;
"Bir sokak lambasının titrek ışığında doğarım yeniden"
umudu, şiirin varoluşçu yönünü tamamlar. Yani şiir, sadece acının değil dönüşümün de metnidir. Kişi silinerek de var olabilir; hatta bazen yeniden doğmanın tek yolu, eski benliğin yıkılmasıdır.
Bu nedenle Düşyarı, yalnızlık şiiri olmanın ötesinde bir kimlik çözülmesi ve yeniden inşa sürecinin şiirsel anlatımıdır.
Okuyucuya şu soruyu bırakır: İnsan gerçekten kaybolur mu, yoksa kaybolduğunu sandığı yerde yeniden mi başlar?
***















































