BEKLEYİŞ
Yavaş yavaş gün bitmek üzereydi . Gün batımına karşı kahvesini yudumlarken Nevin, havanın da soğumasıyla bir üşüme hissetti. Bir an titredi.
eylül yerini ekim’e bırakmış, ağaçlar yapraklarını dökmüştü. Yapraklar, ayakları altında hışırdıyordu…
Bir ara, gölde yüzen kuğuların dansını izledi . Elindeki kalemle, beline kadar olan ve rüzgarın dağıttığı saçlarını arkaya itti ve; “Neden buradayım?” sorusunu kendine sordu.
Oysa, ne çok vuslat-ı hazanlar yaşamıştı bu masada... Aşkın en güzel halini de, ayrılığın can yakıcı halini de yaşamıştı.
Söz vermişti hayallerini yıkan adama; “Ben, seni her ay, aynı yerde bekleyeceğim, sen gelmesen de Aynı kahveyi içip, aynı şiiri yazacağım; bir ayrılık şarkısı kulaklarımda yankılanırken...” diye.
“Ne zor şeymiş” diye de içinden geçirdi Nevin.
Devasa bir yalnızlığın içinde, yine de hala bir umutla beklemek...
Hiç gelmeyeceğini bile, bile...
Yüreğinden gidenlerin, geri döneceğini umut ederek...
Aldatıcı gerçekler…
“İşte biz kadınlar, doğamız gereği çok kırılgan, naif ve hassas bir ruhlara sahibiz. Ondan uzun sürüyor terk edildiğimizde toparlanmamız.” diye yazmaya başladı Nevin.
İşte o yüzden, hemen yakamıyoruz limandaki gemileri…
Sanki hiç gitmeyeceklermiş gibi muazzam bir aşkla seviyoruz.
Velhasıl kelam, gidiyorlar işte...
Yürekte bir eylül şiiri bırakarak…
Bana bir eylül masalı anlat deseler;
Ben direk seni anlatırım...
Yüreğimin mahzun sonbahar esintisi...
Yüreğimin hüzzam makamı;
En ince sızısı...
Bir varmış bir yokmuşla başlayan;
Bir eylül sabahı yüreğimden havalanıp;
Terki diyar eden...
Bir alaca kuş misali...
Ben her eylül inceden inceye hüzünlenirim...
Yüreğimden bir, bir düşerken;
Mevsim yaprakları...
Dökülür yüreğimin en hassas yerinden...
Bir eylül şiiri...
Yalnız geçen bir günüme...
Sensiz biten ömrüme...















































