ACI TÜTÜNDEN KARA ZEYTİNE /2
Zeytin aşıları ağaç olmaya yüz tutmuş birer ikişer zeytin vermeye dönmüşlerdi. Bu arada dedemlerin ağaçları “anaç” ağaç olduğundan bayağı yağ almaya başlamıştı. Zeytini olanlar toplaşıp Leyneye (Yatağan, Turgut) yağ sıktırmaya giderlerken biz ancak yiyecek zeytinimizi alıyorduk.
Seksenli yıllarda, artık okullar bitmişti. Çalışma hayatına başlayınca anaç olmuş zeytinlerden yağ için ürün almaya başlanmıştı.
Köylü tütüncülüğü birer ikişer terk ediyordu. Zeytin ve arıcılık geçim kaynağı oluyordu. Bu arada dedemler de bu dünyadan birer birer göçüp gitmişti. Ölüm hak miras helal misali, kıraç yerler kardeşler arası paylaşıldı.
Herkesin yiyeceği yağ ve zeytini oluşmaya başlamıştı. Babam ve annem de ilerleyen yaşları itibarıyla zeytin hasadını artık yardımcısız yapamaz olmuşlardı. Sanki benim görevimmiş gibi zeytin silkme zamanı telefon eder, “Zeytinleri naha yapıyoz.” demesi; “İş yerinden izin al da gel, zeytin toplamaya yardım et” demekti. Ben de izinlerimi hep zeytin toplama zamanına denk getirip öyle kullanmaya başladım.
İzin ve raporlarla zeytin hasadını soğuğa dona kalmadan eşim ve çocuklarımla bitirmeye çalışırdık. Bize öyle görev olmuş ki oğlum fakülteye başladığı yıl, babam yine çaresiz “Zeytini ne zaman topluyorsunuz?” diye telefon ettiğinde hemen oğlanla haberleşirdik. “Oğlum hazır ol, zeytin toplamaya gidiyoruz.”
Oğlum on gün okulu asıp yardıma geldiğinde dedesi pek mutlu olurdu.
Dedesi, “Oğlum, tarakla zeytinleri yere düşürürken dikkat et, bu zeytinler nasıl meydana geldi bilmezsiniz. Babanla halan çekti buranın zahmetini. Biz ölünce size kalacak hep buralar. Ben sırtıma yükleyip götürmeyeceğim aşağıya.” diye kendince torununa öğüt veriyordu.
Şimdilerde emekli olunca izin derdi yok. Artık emekliyim. Yıllardır benim görevim olan zeytin hasadını zevkle yapmaya başladım. Dedemden düşen dağ arkasındaki ağaçları hasat ederken, yamacı yürüdüm. O zamanlar bizim yaşlarımızda olan dedem, babaannem, anneannem nasıl çıkmışlardı o yamacı? Onu yaşamak, onların anısını canlı tutmak içindi çabamız.
Zeytinliğe vardığımda çocukluğumdaki yokluklar depreşti. Kır, bayır da olsa oralar benim atalarımın toprağıydı. Kapkara olmuş acı zeytinleri toplarken çocukluğuma daldım gittim.
Tatil günleri dedemle zeytinliğe gidip ineklerimizi güderken, babaannem elindeki sırıkla zeytin dallarındaki zeytinleri düşürmek için uğraşırdı. Yaşlılığından dolayı eğrilen belini yukarı kaldırsa beli doğrulaverecekmiş gibi gelirdi. Hışımla zeytin dallarını değnekle döver, kara kara zeytinleri yere düşürürdü. Fatma teyzem, babaannemin kardeşi; kıvrılan parmaklarını yere dokundura dokundura otların çalıların arasından zeytin tanelerini toplardı. Babaannem soluklanmak için yere çöker, mavi gözlerini Yenice'ye doğru dikerdi.
Gözlerinde bir damla yaş, soğuktan mı? Yoksa çocukluğunun geçtiği Yenice ovasındaki anılarından mıdır bilmem. Fatma Teyzem, “Abla biz çocukken öksüz yetim kaldık. Bubamız Çanakkale'de seferberlikte kalmış. Anasız bubasız kalınca Akkız anam bakmış bizlere. Anamı bubamı hiç görmedim ben, sen de görmedin değil mi?” derken dedem yere kırçıl paltosunu sermiş “Yeterin, azıcık dinlenin! Arkanızdan “cavır” kovduğu yok; yaveş yaveş olur gider, iş kalmaz.” derdi.
Elindeki dayanmak için kullandığı değneği yere vurarak “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar.
İnsan sevdiğine böyle mi yanar.” diye mırıldanırken tempo tutardı. Bana “Dilkili dağın davşanı git mallarımıza göz kulak ol, elin ekinine girer. Teşdimanlar (korucu) götürür, boşuna para vermeyelim gorumaya” Ben hemen ineklerin yayıldığı yere giderken; burnumdaki sümük balon olur, bir şişer bir sönerdi. Soğuktan üşüyen, büzülen ellerimi ağzıma götürür ‘hoh hoh ‘yaparak ısıtıp açmaya çalışırdım.
Bir hafta da anneannemlere yardıma giderdik. Annem, ablam yola koyulur; anneannemin tarlasında, üvey dedem ve anneannemin zeytinini toplardık. Anneannem masal nineleri gibi. Tombul yanaklarında birer kırmızı elma vardı sanki. Devamlı güleç, ileri numara gözlüğünün altında iki nazar boncuğu, parlayan mavi gözleri. Kızdığı zaman bu boncuklar daha da belirginleşir, biz sus pus olup sesimizi çıkarmazdık.
Koyunları yanı başında gezerdi. Azıcık uzaklaşınca koyunlar, “Seyit, koyunlarımızı çevir gel! Kırılan zeytin dallarından yesinler.” derdi.
Hepsi bu dünyadan göçüp gideli yıllar oldu. Miras yoluyla onların ağaçları babama ve anneme düşmüştü. Annem ve babam elleri, ayakları, güçleri artık bu işlere yetemeyince bizlerden umut bekler olmuştu. Her akşam zeytinden gelince çocuklarını sorar gibi “Şu ağacı nasıl topladın, taşın dibindekini ne yaptın?” deyip benim verdiğim bilgiyle gönüllerini oralarda gezdiriyorlardı. Bunu fark edince yılmadan, usanmadan her zaman eksiksizce anlatmaya başladım.
Dağ arkasının sisli, soğuk esen, ürperten havasında Karatavuğun “cak, cak” sesiyle anılarımdan uyandım.
Sanki uçarken “Bana da bırak,” diyordu. Öyle ya insan olarak benciliz.
Ben de “Bıraktım bıraktım; bu dünya hepimizin, yeter ki kardeşçe pay ederek geçinelim, hepimize yeter.” Dedim.
Acı tütünün efkârında, duman olup gitmeyelim. Acı zeytinin sıkılıp yağ olduğu, can verdiği gibi yağ olalım. Bal olalım, can olalım, tat olalım.
***
















































