3G/ GAR GIŞ GIYAMET
Otobüsten aşağıya atladım, açtım ağzımı yumdum gözümü; “Antalya 12 sefer sayılı otobüsümüz kalkıyor!” diye anons geçip araca yeniden bindim. Şoför, marşa basmış otobüsü çalıştırmıştı; bir koltuk hariç bütün koltuklar doluydu. Herkes bir an önce Erzurum’dan iklimi daha ılıman olduğu şehre doğra yola çıkmanın telaşı içindeydi.
Anonsu duyan yaşlı bir adam, kamburlaşmış gölgesini eliyle yırtarak seslendi:
“Aman evladım, bekle! Bana yardım et hele, şu bavullarımı koy bakalım bagaja.”
“Emrin olur beybaba.” diyerek fişek gibi fırladım yerimden, kaptım bavulu elinden.
“Ne beybabası köftehor; senin yaşın kaç, benim yaşım kaç?”
“Ne olur ki beybaba desem?”
“Elinin körü olur, hadi acele et! Daha fazla Melahat Hanım’ı bekletme.”
“O da kim?”
Elindeki yılan başlı bastonu havaya kaldırıp birkaç kere salladı.
“Orasını karıştırma.” dedi.
Uçlara doğru incelterek yukarı kıvırttığı bıyıkları kara böceğin antenlerini anımsatıyor, kıpır kıpır yüzünde oynaşıyordu.
Melahat Hanım da kimdi yahu? Sustum, susmak zorunda kaldım; beybaba kelimesi bir daha ağzımdan çıkacak diye koktum.
Yutkundum…
Adamın kafasında siyah tel kalmamış, saçlarına karlar yağmış, sakalları desen hakeza. Her yeri bembeyaz; kopar kopar kartopu oyna mübarek, olmadı; kardan adam yap, bir de burnuna havuç kondur. Neyse anlatmak istediğim, yüzü gözü buruşmuş, ama kendini delikanlı sayan bu babalığın bavulunu sessizce bagaja atmaktan başka çare bulamadım.
“Ne var bu bavulda beybaba?” diye ağzımdan kaçırınca; “Eşek arısı soksun o dilini, bak; bana otobüste de beybaba dersen külahları değişiriz, kara oğlan. Otobüse Melahat Hanım binmiş olmalı, şimdi sorsam tanımazsın; hani yakasında kırmızı karanfil olan… Öyle anlaştık, birbirimizi tanımak için; çok heyecanlı aynı Türk filmlerindeki gibi. İnternetten tanıştık, şimdi de buluşup birlikte Erzurum’un soğuğundan kaçıyoruz.”
“Buraları terk etmeden de tanışabilirdiniz.” deyince “Kara oğlan, Erzurum’un 3G’sini unuttun herhal yani; garı, gışı bir de gıyameti var. Burdan ver elini Antalya yazlık… Ne kadar genç olsak da yine de yaşımız var. Sevdamla omuz omuza yolculuk yaparak geçirmek varken ne yapayım burada? Buraların 3G’si size galsın dadaş. Hem biraz gözden ırak olalım, çoluk çocuktan anlayacağın. Biraz da sıcak iklimde yaşayalım dedik, kötü mü ettik?”
“Yok, efendim! Çok da iyi ettiniz tabi.
Derken acı acı korna çaldı. Ben araca önden atlayıp, beybabanın elinden tutmak istedim, otobüse çıkartmak için. Bana öyle bir baktı ki elimi ateşten kaçırır gibi aniden geri çektim. Kış kıyamet gününde bir eliyle beyaz fötr şapkasını, bir eliyle bastonunu yere vurup basamakları gaz kaçağı yaparak çıktı. E! Bu kadar zorlanmaya ben de olsam aynını yapardım. Yüzüne kondurduğu kendinden emin ifade, arkadaki kaçağı tümden kapatıyordu. Gözlerini kısıp radar gibi otobüsü taradı, belli ki karanfilli kadını arıyordu. Ben ondan önce gördüm, hemen şoför mahallinin arkasında oturuyordu ve gerçekten tek boş koltuk orasıydı. Kadın başörtüsünü şal niyetine mantosunun üzerine düşürmüş, yakasına küçük bir karanfil kondurmuştu.
Gözlerimi beybabanın üzerinden alamıyordum, belli ki bu Antalya seferi çok eğlenceli geçecekti. Beybaba bastonu elinden oturacağı koltuğun yanına bıraktı, iki elini açarak kadının ellerini avuçlarının içine aldı. “Siz hemi de hayalimden de güzelsiniz, Melahat Hanımcım.” deyince, kadın önce genç kız gibi gerdan kırıp sonra utanmış gibi yapıp başını yere eğdi. “Oturun lütfen Hamit Beyciyim!” diyerek koltuğu gösterdi. “Aman efendim, bu ne güzellik maşallah, iki dirhem bir çekirdek olmuşsunuz.” deyince kadın şaşırdı, oturur oturmaz da neden çekirdek dedi ki bu şimdi diye düşündü; “Yok vallahi, takma dişlerimle çekirdek neyin yiyemiyorum Hamit Beyciyim.” deyiverdi. Beybaba gülümsedi, “Yok bir şey Melahat Hanım.” dedi, konuyu kapattı. Böylelikle beybabanın da adını öğrenmiş olduk, yol boyu bana lazım olacaktı doğrusu. Bana kızdıkça, intikam alırcasına; “Kara oğlan, Kara oğlan!” demesini de hiç istemem. Şimdi eşit şartlardayız. Neyse Hamit Bey sonrasında şapkasını çıkartıp selamladı Melahat Hanım’ı, sonra yanına ilişiverdi.
Elime mikrofonu aldım ve “Sayın yolcular, seyahatimiz başlamıştır, herkese hayırlı yolculuklar dileriz.” dedim. Kulakları duyar mıydı babalığın bilmem ama ben istedim ki onun burada destekçisi olayım, radyo açtım başladı; “Hele gardaş hoş mısan, dolu mısan boş mısan, ayakların yan basi, yoksa sen sarhoş mısan.” İçim vallahi kıpır kıpır oldu, sanki yüreğime bir güvercin kaçmış da çırpınıyor gibiydi. Yahu bana ne oluyor? Sanki sevgiliyi ben yaptım kendime. Çok ilginçti bu ihtiyarlar, çok ilginç. Otobüsün birden havası değişti.
Herkes ardına yaslanmış yağan tipiye dönmüş bakıyordu, Hamit Bey’le Melahat Hanım hariç. Zor hava şartlarında lastiklere zincir takmış ilerliyorduk ağır ağır. Ne de olsa biz güvenilir bir firmayız. Gökyüzüne çevirdim kafamı, sanki yeryüzüne kar değil de melekler yağıyordu.
Babalığa baktım, zaten benim için yolcular demek şu saatten sonra Hamit Bey’le Melahat Hanım demekti. Nereye ve kime bakarsam bakayım sonunda gözüm illaki onlara takılıyor, kulağım onlara doğru dikiliyordu. Hamit Bey halen Melahat Hanım’ın ellerini bırakmamış ara sıra kadının ellerini avuçları içinde sıkıp duruyordu.
“Melahat Hanımcım, benden elektrik alıyor musunuz?”
“Evet, rahmetlinin emekli maaşını alıyorum.”
“Yok, yahu benden etkilendiniz mi anlamında soruyorum.”
Babalık kıs kıs güldü, kadın utandı.
“Allah iyiliğinizi versin Hamit Beyciyim.” diyerek başını önüne eğdi, o da babalığın ellerini sıktı. Valla görseniz ihtiyarları onların bir de kulakları duysa, yirmilik gençlere taş çıkartırlardı evelallah. Adam devam etti, “Torun torba neyin var mı?” deyince kadın; “Aman efendi; bu zamanda torba kullanan mı kaldı, elbet kendime bavul yaptım.” İşimiz zor diye düşündü, sonra “Her şey bir kulaklığa bakar.” diye düşündü, hiç kadını bozmadı, devam etti.
“Bilirsin meşhurdur Erzurum’un ve Sivas’ın soğuğu. Yanaş yamacıma yamacıma, gir şöyle kolumun altına. Hem daha iyi duyarsın beni, bak ne anlatacağım sana. Ben varken üşümeni istemem. Bilir misin bilmem; bizim buraların soğuğu meşhurdur, ‘Bir gün soğuğa sormuşlar, nerelisin diye… O da cevap vermiş “Erzurumluyum amma Sivas’ta ikamet ediyorum.”’ demiş.
“Ne kadar tatlısınız Hamit Beyciyim!” diyerek üstündeki mantoyu da çıkartıp katladı ve yanına koydu. Babalığın kolunun altına kuluçkaya yatmış tavuk gibi tünedi. Eti etine şimdi daha bir değiyordu, beybaba mest olmuş, anlattıkça anlatıyordu.
“Sivaslıyı cehenneme atmışlar, oradan zebanilere seslenmiş, ‘Kapıyı kapatın cereyan yapıyor, daha kemiklerim ısınmadı ki.’ demiş.”
Hep birlikte kahkahayı bastılar, kadınla babalık sanki kırk yıllık dost gibi kaynaşmışlardı. Birden trafik polisi otobüsü çevirdi; “Kimlik kontrol!” dediler. Muavine “İki kayıp kişiyi arıyoruz, biri Melahat Günebakan, diğeri de Hamit Dalgıç…” dediler. Otobüsün önünde bir araç daha durdu; içinden babalığın oğlu çıktı, otobüse bindi. Babasını güzel bir bayanla görünce önce gülümsedi içinden, “Seni kart zampara seni!” diye geçirdi ve babasına dönüp; “3G’yi bize bırakıp da nereye gidiyorsun baba?” diye sordu.
***
















































