ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 05-01-2023 18:29

Yıldızlara Bakarken...

Yazan: Aydın Hanzala -YILDIZLARA BAKARKEN...

Yıldızlara Bakarken...

YILDIZLARA BAKARKEN... 

Bir yaz akşamı idi. Odada akşam yemeği ailece yendikten sonra küçük Nahit avluya çıkar ve akşamdan serilmiş yatağına sırtüstü uzanır, gökyüzündeki yıldızları seyre dalar.
O kadar çok yıldız vardır ki müthiş bir göksel şöleni andıran, sanki gökyüzünde dans ediyorlar gibi.

Bir an yıldızları saymaya kalkışır fakat bunun imkansız olduğunu düşünerek vazgeçer ve seyre devam eder.

Suskun ve çekingen bir yapıya sahiptir Nahit.

Konuşmasını bilmez kendini ifade etmesini bilmez garip bir ruh hali vardır Nahit'in.
Yıldızları seyre devam ederken yüreğine büyük bir korku düşer aniden öyle ki beti benzi atar yüzünde amansız bir solgunluk, gözlerinde garip bir hüzünle karışık korku belirir.

Ellerini göğsünün üstüne koyar sanki bir ton ağırlığındaymış gibi hisseder, ruhuna çöken korku onu huzursuz eder.
Uzandığı yerden ani bir kalkışla yatağını terkeder ve doğru odaya fırlar.

Ailenin tamamı,  dönemin meşhur Brezilya dizilerinden birini izler. O kadar kendilerini kaptırmışlar ki diziye Nahit'in varlığından haberdar dahi olmazlar.

Nahit, içeride onlarla birlikte diziyi bir kaç dakika izler ama yüreğine düşen korku onu rahat bırakmaz.

Adeta  bir ateşe düşmüş gibi yerinde duramaz, bir kaçış,  kayboluş, sanki o korku o mekana hasmış gibi uzaklaşmak ister.

Tekrar yatağına döner fakat korkunun şiddeti artar ve Nahit büyük huzursuzluklar yaşar.
Yatağında bir sağa bir sola döner fakat yaptığı her hareket sanki korkusunu ziyadeleştiriyordur.
Ne yapsa korkudan kurtulamıyor tekrar tekrar odaya gidiyor ve yatağına dönüyordu.

O küçücük bedeninde küçücük yüreğine bu korku fazla değil miydi?
Belki de bu korku hayatının dönüm noktası olacaktı...

Devasa bir uçurumun kenarında, dalından düşmüş bir yaprağın güvenliği ne kadar olabilir?
Rüzgar "ha esti ha esecek" korku ve endişesiyle yaşamak ne kadar mutlu edebilirdi insanı?

Bir güvercin tedirginliği, bir yavru ceylanın aslanla karşı karşıya oluşu ceylanda nasıl bir tedirginlik meydana getirir?
Ya da denizin ortasında büyük fırtınalara tutulmuş bir yolcu olmak nasıl bir halet-i ruhiye meydana getirirse, küçük Nahit'in yüreği de böyleydi işte.

Bir anda hayatın bütün zevkini, yaşamın bütün sevincini kaybetmiş, zihinsel olarak hücrelerine düşen korkuya odaklanmış ve sanki korkudan oluşan bir dünya kurulmuştu kendisine...

Bir anlık bir düşünce ki istemsiz bir düşünce birden aklına düşüverir ve hayatı altüst olur Nahit'in.
Belki annesi, ablası, ağabeyi ya da babası dönüp baksalardı Nahit'e; yüzündeki solgunluğu, gözlerindeki korkuyu, ruhuna düşen durgunluğu, sessiz çırpınışlarını göreceklerdi fakat dönüp bakmamışlardı bile, yüreği ateşlere düşen Nahit'e.

Belki "Neyin var?" deselerdi, belki Nahit'te anlatacaktı ruhunu kapsayan sarmalayan esir eden korkuyu ve belki bir cevap, küçücük bir cevap onun korkusunu imha etmeye yetecekti ancak ne dönüp yüzüne bakan ne de halini soran oldu.

Kendi çaresizliğinde, kendi çıkmazında debelenip durdu Nahit.
Korku, insanı köleleştirir, insanı tutsak eder, huzursuzluğu yüreğe salar...
Çocuk aklıyla ne yapabilirdi ki Nahit, kime ne anlatabilirdi? 

Çekingen bir yapıya sahip olan Nahit'in bir o kadar da asosyal bir kişiliği vardı.
"Sosyal ağı zayıf olan insanlar yalnızlaşır, bütün sorunlarını, çıkmazlarını, çaresizliklerini yürek mezarına gömerler."

Sevmeyi, değer vermeyi, fedakar olmayı çok iyi bilir ve uygularlar. 
Belki de tüm bunları yaparlarken biraz ilgi, biraz değer, biraz sevgi, biraz bilinmek, görünmek içindir.
Görünmek, bilinmek, hissedilmek, değer görmek, ilgi görmek, sevilmek en büyük hayalleri olsa da  buna hasret yaşarlar. 

Bu anlamda yüreklerinde, duygularında derin boşluklar meydana gelir.
Şu gökyüzünün yıldızlarla kaplı ihtişamını seyretmek zevki Nahit'e ağır travmalar yaşatacaktı belki de...

Akşamın bir kaç dakikası içinde 15 yıl birden büyümek kim bilir ileride ne bedeller ödetecekti Nahit'e.
"Erken büyümenin karanlığına düşmüş bir insan kolay kolay aydınlığa çıkamaz."

Bu karanlık Nahit'i bir ömür boyu terketmeyebilir, nedensiz gibi görünen huzursuzluklara sebebiyet verebilirdi.
Durup dururken durgunluklar, amansız ruhsal depresyonlar, ruhsal çöküntüler, hayattan keyif alamamak gibi bir çok psikolojik nedenlerin temeli bir kaç dakika içinde atılmış olduğunu yıllar sonra anlayacaktı Nahit.

'Erken büyümek asla büyüyememektir, hep çocuk kalmaktır."
Düşünmek gerekiyor; çocuk kalmanın acı travmatik sonuçlarını...

Hep kandırılma, aldanma, inanma gibi ruh halleri bir çocuğun ruh halinden farklı değildir.

Bir çocuğa bir azar çeker ya da bir tokat atarsınız on dakika sonra ona bir çikolata, dondurma yada bir kaç lira eline verdiğinizde çocuk o an her şeyi unutur ve verilen mükafata odaklanıp onun sevincini yaşar...

Çocuk yaşta çocuk kalbini yitiren bir insan bir ömür boyu o kaybetmiş olduğu kalbinin peşine düşer çünkü çocukluğunu yaşamadan büyümek, fiziksel olarak gelişmiş olsa da ruhsal olarak gelişmemiştir.

İşte bu yüzden daimi bir arayış içinde kalacaktır . Fakat neyi aradığını bilmeden...
Bir arayış bir kaçış içinde olmak daima bir kısır döngü içinde kalmak kim bilir nasıl bir duygu halidir?

İnsan zaman zaman uzaklaşmak ister, her şeyden, herkesten ve özellikle zihnine oturmuş, kök salmış belirsizliklerden. 

Belirsizlik en deli edici huzursuzluktur.
Mekana, münhasır olmayan, o belirsizlik o korku salan düşünce beynini kemiriyordu adeta Nahit'in.
Kaçmak istiyordu fakat zihnine kök salmış  korkularından nasıl kaçacaktı, nasıl kurtulacaktı ki?
Bir sorunu bilmek fakat çözüm olarak bir şey bilmemek ne tuhaf bir karanlıktı.

Evet karanlık hem de deli edici bir karanlık.
Nahit'in yüreğini abluka altına alan korku büyük fakat  Nahit'in yüreği küçücüktü.
Nahit o akşam hiç kimseden bir ilgi, alaka görmedi, en yakınları onu hissetmedi.
Nahit çaresizce kendini yapayalnız hissederek korkularına meftun oldu.

Gece yarısına kadar içini saran korku onu adeta nefessiz bıraktı, yatağında hangi yana dönse huzursuz, keyifsiz olur, sanki bütün yaşam sevincini kaybetmiş ne tadı ne tuzu kalmıştır.

Bir ümitle nasılsa yarına kadar bu korku geçip gider, bu gece bir yatabilsem her şey hal olacak diye düşünerek kendini teselli ederdi.
Yarına ümit bağlayarak o gece yatmaya çalışır ve derken gecenin hangi saatinde uyumuşsa artık bilinmez.

Sabah uyanınca akşamki hali dipdiri, sanki o korkuyu yeni görmüş olduğunu, aynı huzursuzluk, aynı keyifsizlik, aynı dehşet verici halin devam ettiğini görür.

Oysa Nahit, bütün umutlarını doğan Güneş'e bağlamıştı fakat unuttuğu ya da hesaplamadığı bir şey vardı o da; zamanın ilaç olmayacağı gerçeği.

Nahit gece yarısı bir çözüm bulamamış, çözümü zamana bırakmıştı.
Zaman neyi halledebilir, neyi değiştirebilir ki?
Zaman, Nahit'i yüklemiyle beraber yarına taşımıştı, zaman bir format değildi,  reset değildi.
Zamana format, reset gibi anlamlar yüklemek büyük bir hataydı.
Nahit, kahvaltıya oturur, fakat lokmalar boğazından aşağı inmez sanki bir tokluk iksiri oluşur kendisinde.

Annesine, babasına, ablasına, kardeşlerine bakarken büyük bir imrenme, büyük bir hayıflanma duygusuna kapılır.
Çünkü herkes konuşur, güler, şakalaşır fakat Nahit yaşamın bütün lezzetini kaybetmiş yemek bile yiyemiyordur.
Her şey anlamsız, her şey bomboş görünüyordur ona...

Çevresine bakar ve insanlar nasıl böyle yaşayabiliyor, nasıl hiç bir şey umurlarında değilmiş gibi davranabiliyorlar diye düşünür.

Hayretler içinde büyük bir kahırla, bomboş gözlerle bakınıp duruyordu.
Nahit bir akşam üstü yaşadığı anlık ki adeta bir şimşek çakması kadar bir anlık düşünce, aklına düşen o korku, ona gülmeyi unutturmuştu...
Kahvaltı sonrası çocuk haliyle ama büyük bir yük omuzlarına yüklenerek sokağa atar kendini.

Belki birkaç çocuk sokakta olur, onlarla oyun oynar da beynine hücum eden ve bütün dünyasını kapsayan bu korku ve huzursuzluktan kurtulur umuduyla sokağa atılır.

Hayat ona o kadar garip ve yabancı geliyordu ki sanki sokaklar bomboş gibiydi.
Aslında Nahit gittiği her yere içinde bir gecede kök salmış, bütün benliğini hücrelerine, iliklerine kadar sirayet etmiş o korkularla beraber gidiyordu. Bundan dolayı her yer ona huzursuz, yabancı, anlamsız geliyordu. Baktığı her yer ona gecenin zifiri karanlığı gibiydi.

Bir avare, bir berduş, bir garip gibi bu yabancı olduğu sokakları umutsuz ruh haliyle adımlıyordu.

Bir yetişkinden, hayatın gerçek yüzünü görmüş kahırlı, dertli insanlardan farklı değildi ruh hali ve düşünceleri.

Saatlerce gezip dolaşır sokakları; top oynayan, kovalamaca oynayan, şakalaşan çocukları görür ama hepsi anlamsız, gereksiz, basit, beyhudeydi onun için, sanki Nahit bir gecede büyümüş gibi düşünüyor, bakıyor ve zihninde değerlendiriyordu gördüklerini ve hepsi de tamamen bomboş gibiydi...

O günü daha ağır geçirir Nahit.
Omuzlarına yüklenen yük onu bir ihtiyar gibi yaşamaya mahkum etmiş gibidir. Gülmek, eğlenmek, şakalaşmak çok saçma şeylerdi onun dünyasında...

Sokaklar, yaşıtları, oyunlar bir an olsun onu o korku ve huzursuzluktan kurtaramamıştı...
Aslında kendisi de biliyordu oyun oynamanın çare olmadığını fakat dinleyeni olmadığı için başka çaresi yoktu.

Oysa Nahit'in zihninde cevaplanması gereken sorular vardı fakat ne Nahit'i ne de zihninde zihnini kemiren soruları gören vardı.

Ve Nahit böylelikle gerçek yalnızlığı ile ilk defa fiili olarak tanışır.

Koca bir dünyada yapayalnız olmanın derin ızdırabı onu daha da huzursuz ve umutsuz eder..
Nahit o gün ikindi vaktine kadar ruhsuz, beyhude olarak gezip dolaşır. Aklında sadece bir şey vardır o da; önceki günün akşamında zihnine düşen korku.

Bu korkuyla hayata, insanlara, yaşama bütünüyle bakış açısı değişmiş ve her şeyi o korku perspektifinde değerlendiriyordu

Hayatta olumlu tek bir şeyi kalmamış adeta bir idam mahkumunun birkaç saati kalmış gibi derin derin düşünüyor ve yaşıyordu,  yaşıyordu ama sadece nefes alarak...

Suyun, yemeğin tadını unutmuş, gülmenin çok saçma bir şey olduğunu zihnine kazımıştı adeta.

"Korku, insanı köleleştirir, özgürce yaşamanın iradesini yok eder, sağlıklı düşünmek, olgun kararlar almak namümkünleşir; adeta zihne at gözlüğü taktırır."

Nahit bu korku sebebiyle bütün hücreleriyle esir olmuştu.
Zifiri karanlığa düşmüş gözleri, zihni hiçbir şey görmez ve gördüğü her şey de tamamıyla anlamsızdır.

Bu kadar anlamsızlıklar içinde insan ne kadar huzurlu olabilir ki?
Dünya bütün genişliğine rağmen Nahit'in küçücük yüreğine çok dar geliyordu, nefes almakta zorlanıyordu...
Nahit'in küçücük yüreği bir gecede sanki yetmiş yaşına gelmiş gibiydi.
Bu kadar hızlı büyüyen bir yürek ne kadar olgunlaşabilir ya da olgunlaşır mı?

Günlerden korku, yaşananlar ise huzursuzluk ve umutsuzluk...

Yaklaşık 17 saat boyunca Nahit'in çektikleri dile kolay. 17 saat, sadece 17 saat içinde insan nasıl bu kadar büyüyebilir... Fiziksel olarak hiçbir değişim yaşamadan ruhsal olarak yirmi basamak birden atlamak; bir ve yirminci basamakların arasındaki basamakları görmeden, yaşamadan büyümek, bir çocuğa kim bilir ne büyük kayıplar vermiştir ve vermeye devam edecektir.

Nahit maalesef kalan ömrünüde yetişkin bir çocuk olarak yaşayacaktı...

Nahit hayatını bir çocuk olarak geçirmenin büyük ızdırapları içinde yaşayacaktı.
Fiziksel olarak yaşlansa da ruhsal, duygusal olarak hep çocuk kalacak, belki bir baba olduğunda dahi çocuk bir baba, çocuk bir eş olacaktı.

Her zaman kandırılmaya müsait, yanılmaya müsait, inanmaya müsait bir halet-i ruhiye içinde ömrünü geçirecekti.

17 saatin sonunda korkularını bertaraf eden bir cevapla karşılaşır; bir ikindi vakti kendisinden yaşça büyük ve çok az bilgili bir arkadaşıyla karşılaşır ve adeta yetişkin bir insan edasıyla konuşmaya başlar, 
"insan neden yaşar ki"
Niçin zengin olmak ya da neden mutlu olmak için çabalar? Tüm bunlar büyük saçmalıklardır. Nasılsa ölüp yok olmayacaklar mı? Toprak olup her şey bitmeyecek mi? Hiç yaşanmamış gibi olmayacak mı?
Bitecek her şey günün birinde ve insan yok olup gidecek.

Büyük karamsarlıklarla, kederle, ızdırapla ve yok olma korkusunun dehşetiyle anlatır.
Öyle anlaşılıyor ki o akşam üzeri yıldızları seyre dalmışken aniden ölüm ve ölmekle birlikte yok olup gitmek düşüncesi oluşmuştu.

Ölmek ve yok olmak düşüncesi büyük bedeller ödetecekti Nahit'e.
Ölümü hatırlamak güzeldir ama ölümle birlikte yok olma düşüncesi bir yanılsamaydı.

"Doğru düşünmek şifa iken yanlış düşünce ise hastalık üretir. "
Arkadaşı:
- Olur mu böyle şey? kim dedi bunları?
Bir kere ahiret denilen bir alem var, cennet var cehennem var.

Ve nihai cevabı verir arkadaşı:
- Bazı insanlar yok olup gidecek, tamamen toprak olacak ama bazı insanlar ise öldükten sonra yeniden dirilecek ve cennete gidecek.

Bu cevap Nahit'in yüreğindeki zihnindeki bütün korkuları silip süpürür ve tam 17 saat sonra yeniden nefes almaya başlar, yüzündeki sararmalar, solgunluklar, gözlerindeki o dehşet korku gider.

Tam anlamıyla doğru bir cevap almamış olsa da Nahit'in yanlış cevabın içinde gördüğü doğru bir cevap yüreğine su serper.

"Doğru cevap şifadır."

Fakat geç kalmış bir cevap, belki de Nahit'in bütün ömrünü etkisi altına alacaktı...

Hayata yeniden doğmak, yeniden var olmanın mutluluğu Nahit'i kendine getirmişti fakat kalan ömründe büyüyüp büyümeyeceği meçhuldü.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi