YARIKÖYLÜ HALİL DEDE
Derin, manidar, tebessüm dolu bir yüzle; "kimsiniz?" dercesine bakışı, aklının bir köşesine kazıyıvermek gelir insanın içinden. O içine çökmüş, hayatın tüm tecrübelerini göz kenarlarındaki kıvrımlara gizlemiş, "neler görmedi ki bu gözler!" dercesine bakışı, beynine kazımamak mümkün mü? Duruşu, kollarını uzatışı, "Hoş geldiniz" derkenki ifadesi yüreğinize konuk olurken, gönlünüzde oluşan sevgi-merhamet-saygı karışımı özel birşeyler hissedersiniz.
Bazen ziyaret ettiğin kişi senin hayat felsefen oluverir. Öyle şeyler anlatır ki, yaşadığın hayata dair bakış açından, yeni ufuklara yelken açarsın. O güne kadarki bildiklerin, ezberin oluverir. Sıradan zannettiğin ayrıntılar, senin hayatının detaylarıdır artık.
Doksan bir yaşındaki Halil dede de, onlardan biri. Ağzını açtığı anda sanki onunla değil de, ayaklı bir kütüphaneyle konuşuyormuş gibi hissediyor insan. O yaşında az gören gözleri, kalp gözüyle ileriyi net görüyor, az işiten kulakları, beden dilini müthiş duyuyor, bakışlarındaki gizemse ona aşina oluveriyor. Sanki seni gaybdan birileri muştulamış gibi. Doksan bir yaşına rağmen, yürümeyi tercih eden, bisiklet binen ve binmeyi tavsiye eden ihtiyar delikanlı.
Yanına ziyarete vardığımızdaki mutluluğu görülmeye değerdi. Yaşlı kurt, kapıda karşıladı tanımadığı misafirlerini. Bayram şekeri almış çocuklar gibi şendi. Ayaklı kütüphanemiz, bildiği, yaşadığı hayat tecrübelerini kısacık zamana sığdırabilmek için özlü sözlerle hitab ediyor, her anı en üst seviyede kaliteli geçirmeye çalışıyordu. Duası kelimelerinin özetiydi. O konuşuyor, biz o bilgenin ilmini, suya hasret toprak gibi kana kana içiyorduk.
Bir ara kalkıp diğer odadan elinde Kur'an'la döndü. Bilgisayarlı olduğunu ve özelliklerini anlattı. Bir tane de bana hediye etti. Verdiği Kur'anı Kerim, sanırım hayatımın en önemli ve en özel hediyesi olacak. Yüzündeki o tebessüm ve memnuniyet, şu ana kadar yaptığımız bütün bayram ziyaretlerine değerdi. Kısacık zamana öyle nasihatlar sığdırdı ki! Ağzından çıkan her kelime hazine değerindeydi. "Akıllı insan, emanet olan bedenine balkon kurmaz," diyordu. Bahsettiği balkon göbek... "Balkonu kurdun mu, önüne gelen hastalık saldalye atar. İlle de spor, ille de spor..." diyordu. Dakikalarca su altında yüzebilen Halil dede, her sabah kırkar defa boyun, kol ve bel hareketlerini düzenli yaptığından bahsediyor, "Sağlık herşeydir evlat," diyordu.
Daha fazla rahatsız etmemek için ziyareti sonlandırmak istediğimizde, ayrılmamak için nasıl da çaba harcıyordu. İnsan canlısı, sevgi doluydu yüreği. Aynı zamanda insana kalıcı anılar bırakmanın yollarını da gösteriyordu. İbadetin; bireyselde kendin adına yaptığın görevlerin dışında, ardından dua edilmeye lâyık, yaptıklarıyla hep hatırlanan, dua edilen biri olup, hayırla yad edilmeyi hatırlatan bir yaşam felsefesi olduğunu anlatıyor. Yaşlılarımızın paha biçilmez birer değer olduğunu gösteriyor biz acizlere.
Değerlendirmesini bilene, hayatın her anının telafisi olmayan birer hazine olduğunu anlatıyor.
Halil dede, "Hanımlar her kapıyı açan birer anahtardır" diyor. "Onlar hayatındaysa bütün kapılar sana açıktır; kaybettiğin an, tüm kapılar yüzüne kapanır. O kapıları açıp girmek istiyorsan, o anahtara iyi sahip çıkacaksın oğul" diyor eşime.
Hep hazırlıklı... Onbir bine ulaşmış hediye ettiği dua kitapları. Cebinde balonlarla dolaşıyor. Bir tek de olsa çocuk sevindirmek yaşam felsefesi onun. Üç yüz doksan yedinci kitapmış bana verdiği Kuran'ı Kerim. İnsanın aklına bile gelmeyecek hayır kapılarını o çoktan aralamış da, torunlarına örnek olmuş. Onlar da öyle... Kardeş bildiğimiz arkadaşımızın, neden bu kadar mütevazı, iyi kalpli, hayırda yarış edenlerden olduğunu anlıyoruz bu vesileyle. Hayırhahlık dede mirası olmuş onlara da. Gıbta ettim, imrendim. Halil dede! İnsana, konuşmaya susamış koca çınar! Sanki zamanın azaldığını hissedermiş gibi bildiği herşeyi bir an önce paylaşma derdinde. Dış kapıda elini öpüp ayrılırken dahi eşime:
"Oğlum, eşin cebindeki cüzdanın. Cüzdanını unut, eşini unutma," diye tembihliyor. "Yalnızlık zor meslek oğul. Yalnız erkeğin kapısını çalan olmuyor. Ninen hayattayken bu kapının zili hiç durmuyordu"diyor.
Geride bırakıp aracımıza binerken son sözlerini haykırıyor: "Hanımını yanına bindir oğul! O senin nefesin. Gözünün önünden ayırma, yalnızlık zor. Yalnızlık Allah'a mahsus."
Kulaklarımızda Halil dedenin sözleri, yüzümüzde tebessüm, hâlâ göğsüme itinayla bastırdığım Kur'an'ımla istemeye istemeye uzaklaştık oradan.
Böyle ziyaretlerden, hayat dersi çıkarabilmek değil midir önemli olan? Böyle bir ataya sahip olmak, ayrıcalık....Bizler ne baba, ne de dede görebildik. Erken kaybettik. Ama dedelerimizi, babamı tanıyan ekabirin anlattığına göre, bizim de baba ve dedelerimiz, Halil dede gibi oldukça özel birileriymiş. Halil dede gibi sevgi dolu, hayırhah, örnek birer insanmış. Tanısaydık eğer, bizim de ne misallerimiz, anılarımız olurdu kimbilir! Böyle zatlarla görüşmek nasip olduğu zaman, hep babam ve dedemin özlemi doruk noktaya ulaşır aciz yüreğimde. Hasretliği dirhem dirhem katmerleşir. Müzminleşmiş yara gibi kanar durur.
Sahi bendeki baba sevdası, yaşlılara karşı olan bu tutku, dede - nine hasretliği, özleminden midir? Eksikliğimin onulmaz yarası mıdır? Yoksa 'O' kokuya hasretliğin çekim gücü mü? Kimbilir!













































