DENEME
Giriş Tarihi : 09-11-2025 17:51   Güncelleme : 09-11-2025 18:05

Vedanın Nefesiyle Yeniden Doğuş - Melodinin Fısıltısı / Serhan Poyraz

Yazan: Serhan Poyraz -VEDANIN NEFESİYLE YENİDEN DOĞUŞ - MELODİNİN FISILTISI

Vedanın Nefesiyle Yeniden Doğuş - Melodinin Fısıltısı / Serhan Poyraz

VEDANIN NEFESİYLE YENİDEN DOĞUŞ - MELODİNİN FISILTISI

O gece dolunay vardı. Bir gece önceki “süper ay” kadar olmasa da ay hâlâ yakın ve büyüktü. Işığı da denizin üzerinde titreşiyordu.

İki hafta önce bir ev stüdyosu kurmuştum. Burası aslında deniz manzaralı bir köşe masasıydı ama benim için evrenin merkeziydi artık.

Truva Radyo’daki yayınım saat 21.00’de başlayacaktı. Kahvemi, suyumu aldım ve masama oturdum. SAM2 programını ve mikseri açtım, her şey yerli yerindeydi. Şarkılar hazırdı. Karanlık, sadece ekranın ve mikserin LED ışıklarıyla aydınlanıyordu. Her tuş, her kablo, her ses parçası, hayatın bir uzantısı gibiydi.

Ekrandaki dijital saat 21.00’i gösterdiğinde yayını açtım. Ben konuştukça mikserin üzerindeki sarı, kırmızı, yeşil ışıklar yanıp sönüyordu, ama söylediklerim radyoda duyulmuyordu. Bir kablonun yerinden oynaması, kayıt bilgilerinin bilgisayarımdaki otomatik güncelleme ile silinmesi ya da belki, “Bu gece konuşmak için biraz bekle.” diyen evrenin küçük bir oyunuydu bu.

Yayında vedaları ve ayrılıkları konuşacaktım. Belki de tüm bunları konuşmak için hazır olmak ve sesimizin karşıya geçiyor olması gerektiğinin ilahi bir hatırlatmasıydı o an yaşadıklarım…

Saat 21.45’te her şey nihayet düzeldi. Yayını yeniden açtığımda dışarıda dünya sustu. Camın arkasında şehir kendi sessizliğini dinliyordu. Ben ise bir önceki yayında olduğu gibi bu kez de yeni bir hikâyenin tam ortasındaydım.

Mikserin üzerinde minik ışıklar, sanki kendi nabızlarını dinler gibi düzenli titreşiyordu; içlerinden biri ben konuşmaya başlayınca kısa, yeşil bir çizgi olarak yükseliyor, geri çekiliyor ve tekrar yükseliyordu. İlk yayının başında yaptığım o küçük ritüeli yineledim. Parmak uçlarımla mikrofon ayaklığını yokladım, pop filtresinin metal halkasını hafifçe düzelttim, kulaklığın bir kulağını dışarıda bıraktım ki hem içerideki nefesi hem dışarıdaki dünyayı aynı anda duyabileyim. Nefesimi ayarladım. Sonra o cümle dudaklarımdan döküldü:

“Merhaba sevgili dostlar, ben Serhan Poyraz. Burası Melodinin Fısıltısı… Hepiniz hoş geldiniz.”

Artık geriye dönüş yoktu çünkü bu cümle gerçek dünyadan müziğin dünyasına geçişin kapısıydı.  

Konu olarak “veda”yı seçmiştim. Bitmiş aşklar, unutulmuş rüyalar, giden şehirler ve susan gitarlar ama aynı zamanda yeniden doğuş...

Yani veda ile doğuşun aynı kapının iki kanadı olduğunu bilerek başlamıştım geceye.

“Farklı bir şarkıyla başlayacağız.” dedim, parmağım “Queue” üzerinde hazır beklerken. 

“Söylemek istediğini en baştan söyleyen bir şarkıyla: Passenger’dan ‘Let Her Go’.”

İlk ölçü girer girmez masamın üzerinde bir tür penceresiz gün ışığı açıldı. Akustik gitarın tınısı, eşikte bekleyen sözü çağırdı.

“Well, you only need the light when it’s burning low…”

İnsan, ışığın değerini ancak ışık azalırken fark eder. Birini sevip sevmediğini de ancak gitmesine izin verdiğinde anlarsın. Bu ironiyi ilk duyduğumda kalbimde bir yerin boşaldığını hatırlıyorum. Tuhaf, iyi hissettiren bir boşluk. Bir şeyi gerçekten bırakabildiğini anladığında insan, oraya hava doluyor ve nefes alabiliyorsun.

Ben de öyle yaptım, kısa bir nefes aldım. Öncesinde de yayının ritmini bozmamak için arada bir yudum kahve...

“Şimdi, geçmişin sesine gidelim.” dedim. Farenin de yardımıyla, Joan Baez’in “Diamonds and Rust”ı arşivden bugüne doğru sürüklendi. Bir kadının geçmişine; Bob Dylan’a değil de daha çok kendi gençliğine yazdığı mektuptur bu şarkı.

“Elmaslar ve pas” yan yana geldiğinde insan, bir ömrün nasıl parlayarak aşındığını, aşınarak nasıl parladığını anlıyor. Dinlerken eski bir ajandadan kopmuş sayfalar gibi anılar uçuştu salonda. Bazen bir şarkı yanındaki kâğıda bir satır yazdırır ya, o gece ben de “Pas  ışıldar.” diye not ettim.

Sonra masamın üzeri bir dua mekânına dönüştü. Eric Clapton’un “Tears in Heaven” şarkısını anons ederken otomatik olarak sesimi azalttığımı ve sesimin titrediğini fark ettim, o an yüksek konuşmak saygısızlık olacak diye…

Düşünsenize, bir baba dört yaşındaki oğluna; “Cennette karşılaşsak, adımı hatırlar mısın?” diye soruyor. Bu soru Tanrı’ya değil, zamana aslında…

“Zaman, sen benden neyi alıp neleri bana geri getirebilirsin?”

Ben bu sorunun cevabını, bu şarkının her sustuğu yerde buluyorum. Sessizlik, bu şarkının asıl enstrümanı. Bazı dinleyicilerin bu parça çaldığında radyonun sesini kıstığını tahmin ediyorum ve kıstıkları şey müzik değil, içlerindeki uğultu aslında. Ancak o uğultu azaldığında insanın ağlayacak gücü kalıyor. Ağlamak, güç ister ve Eric Clapton’ın sesi de zaten bunu hatırlatıyor.

Bu parçada oğlum geldi aklıma, gözlerim doldu ama yayında dengeyi kurmak gerek. Duygunun dalga boyunu ayarlamazsan hem kendini hem dinleyeni boğabilirsin. O yüzden yelkenleri suya indirir gibi bir adım geri çekildim ve “Wild World”e geçtim…

Yusuf Islam’ın (Cat Stevens) ayrılığa yazdığı en nazik nasihat...

“It’s hard to get by, just upon a smile.”

Bir gülümsemeyle yaşamak zor ama gülümsemeden de yaşanmaz ki. Bazen bir şarkı, ana-baba ile çocuk, iki dost, iki sevgili arasındaki konuşmayı üstlenir. Bu şarkı tam da öyle.

Bir mektup, bir sırt çantası, bir tren bileti…

Gidenin ardından “kendisini de alıp gitmesi” gerekir; çünkü geride bıraktığı gölgelere bakarsa yolunu şaşırır.

Masanın üzerinde bir esinti dolaştı sanki; kapı eşiğinin altından, dışarıdan gelen hava serinlik taşıdı. İşte, “gitmek” ile “kaçmak” arasındaki fark ancak bu esinti kadar serindi.

Yayının omurgasını, tek bir duyguya yaslanmayan ama tek bir hakikati işaret eden şarkılar kurdu o gece.

O hakikat de insan kalabilmekti...

Leonard Cohen’in “Dance Me to the End of Love” şarkısı girince denizin üzerine yağmakta olan efsunlu gümüşi ışığa baktım; çünkü o ışık, tüm insanlığın sırdaşıydı.

Şarkının ardındaki hikâyeyi ilk duyduğumda, müzikle ilgili bütün basit cümleler çökmüştü içimde…

Toplama kamplarında ölümün gölgesinde keman çalan insanlar…

“Müzik, ölümün bile hükmedemediği tek şeydir.” demişti Leonard Cohen. Bu cümleyi masanın üzerine görünmez bir yazıyla kazımak geçti bir an aklımdan. Keman, insan sesinin uzantısı gibi. Yayı her indiğinde içimizdeki odalar açılıyor. Dansı bir ritüele çeviren şeyin adını koyduk gece…

İnsan kalma inadı…

Sonraki parça, The Police grubundan geldi:“Every Breath You Take.”

“Every move you make, I’ll be watching you…”

“İzlemek” masum bir fiil gibi durur, ama bazen en ağır zincirdir. Aşk, özgürlüğe tahammül edemediğinde gözetleme tekniğine dönüşür; kalbin kamerası hiç kapanmaz.

“Sevmek mi, sahip olmak mı?”

Bu soru, belki bir yayın boyunca yanıtlanamaz ama “izlemek” yerine “bırakmak” kelimesini telaffuz ettiğin an, cevap kendi gölgesinden çıkar.

“Let Her Go”nun sabahından “Every Breath You Take”in gecesine doğru yürürken özgürlük, nadir bulunan bir meyvenin çekirdeğindeki sevgi halini aldı iyice…

Neyse boş verin, biz iyisi mi gelin birlikte açılalım, şöyle uzaklara…

Rod Stewart’tan “Sailing”…

“I am sailing, home again, across the sea.”

Eve dönmek; ama bu “ev”, mekan değil, bir niyet…

Bir şarkı insanı nereye götürüyorsa, ev orasıdır. Beni de o an için; rüzgâr sesi, dalga sesi, çocukluğumun kıyı kasabasında geceleri dinlediğim o çıtırtılı radyoya götürdüğünde masamın üzerine vuran ışıklar deniz fenerine dönüştü gözümde. Sanki çocukluğumda yaptığım gibi uzaktaki teknelere el sallayıp “Buradayım!” dediğim geldi aklıma.

“Dün” dediğimiz şey, erişemeyeceğimiz kadar yakındır.

Nasıl mı?

İnsan “dün”den bugüne sızan ışıkla yaşar. Eğer o sızıntı olmazsa bugünün anlamı eksik kalır.

Birkaç saniye konuşmadım ve dinleyecinin kendi dünüyle baş başa kalmasına izin verdim. Bazen yayında yapılabilecek en iyi şey, mikrofondan çekilmekmiş. Bunu usta bir radyocudan öğrendim.

Sonra, The Beatles grubundan “Yesterday”…

Paul McCartney’in rüyada bulduğu bir melodiye uyandığında “Scrambled Eggs” diye mırıldanması ve sonra o mırıldanmanın dünyanın en sade ağıtlarından birine dönüşmesi...

“Yesterday, all my troubles seemed so far away…”

Bir yudum kahve sonrası Bob Dylan’dan “One More Cup of Coffee”…

Gitmeden hemen önceki o kısa, şaşırtıcı es…

“One more cup of coffee for the road…”

Ayrılıklar sessiz başlar ve kahvenin bittiğini fincana gözün kaydığında anlarsın…

Bob Dylan’ın sesi bir yol anlatıcısıydı ve “yol”un coğrafya değil, alışkanlıkları terk etme cesareti olduğunu hatırlattı. Yola çıkmadan önce bir fincan daha, ama neden?

Çünkü “biraz daha” hep vardır. İnsan, vedayı uzatarak acıyı tanımaya çalışır.

Kahve bitti madem, gergin bir yay kirişi gibi gerilmiş kalpler için bir teselli olarak Metallica’dan “Nothing Else Matters” var sırada.

Bu, James Hetfield’in otel odasında en yalnız anında yazdığı bir melodi. “Metal” denen şeyi kabuğundan çıkarıp çekirdeğini gösteren bir şarkı.

“So close, no matter how far.”

Uzakken yakın olmanın paradoksu, radyo denen görünmez köprünün de tanımı. Bazen kulaklıklar, iki insan arasındaki en kısa çizgidir. Bu parçada gitar bir itirafın titrek ışığı gibi yanıp söner ve geriye yalnız; “gerisi önemsiz” kalır…

Sonra bir yüz…

Sinéad O’Connor ve muhteşem şarkısı “Nothing Compares 2 U”…

Prince’in kaleminden çıkıp Sinéad’in gözlerinden yeniden doğan bir parça…

“It’s been seven hours and fifteen days…”

Zamanı saymak yasın matematiği. Bu şarkıyı durup sarsılmadan dinlemek zor. İnsan, kendi kaybının miktarını bu cümlede ölçüyor sanki. Şarkı, “biten” ile “içimizde süren” arasındaki farkı gösteriyor. Gerçek sevgi varsa eğer, bitmez yalnızca yer değiştirir. Bu yüzden, şarkının sonundaki gözyaşı yenilginin değil, arınmanın işaretidir.

“Never mind, I’ll find someone like you.”

Bu cümlede bir direniş yok mu sizce de?

“Bitti.” diyebilmenin ağır ama şifalı soluğu. Adele’in sesinde hem kırılganlık hem dayanıklılık yok mu sizce de? Ağlamakla gülmek arasındaki o ince çizgi gibi.

“Affetmek, unutmak değil; yaşamayı sürdürmek.”

Bu şarkı, tam da o cümlenin müzikal karşılığı. Bazı parçalar ayrılan iki kişi arasında değil, insanla insanın kendi arasında geçer ve bu şarkıda Adele, kendine yazdığı bir mektubu yüksek sesle okuyor sanki. Ben öyle hissettim.

Adele’den “Someone Like You”…

Sonrasında da Johnny Cash’den “Hurt” …

Yaşam, en çıplak sesini gecenin sonuna saklar.

“I hurt myself today, to see if I still feel.”

Johnny Cash’in sesinde bir “son muhasebe” var sanki. Hatırlayan bir insanın, hatırladıkları kadar var olmayı kabul edişi. Bu şarkıdaki her tını, kırılgan bir cam gibi ve “Acı, hâlâ hissettiğinin kanıtıdır.” diyor.

Sırada, The Rolling Stones’dan “Angie” var.

“Angie, Angie… When will those clouds all disappear?”

Bir ilişkinin ardından ortaya çıkan yorgun sevginin ifadesi bu şarkı. Ya da diğer bir deyişle; öfkenin yerini alan kabullenme…

Şarkı çalarken kağıda bir kez daha not aldım.

“Hoşnut vedâ”.

Böyle bir şey var mı?

Bence var.

Ne dersiniz, belki de veda her zaman hoşnutsuz değildir. Bazen insan, karşısındakinin iyi olması dileğini kalbinin tam orta yerine yerleştirmeyi öğrenebilir.

Sonrası da o uzun merdiven…

Led Zeppelin’den “Stairway to Heaven”.

“There’s a lady who’s sure all that glitters is gold…”

Sekiz dakikada bir ömür… Her kademe içe doğru yükseliş... Şarkı, “Parlayan her şey altın değildir.” cümlesini değil, “Parıldayanın ardında bir arayış vardır.” gerçeğini anlatır. Cennet gökyüzünde değil, affetmeyi öğrendiğin yani insan kalabildiğin yerdedir.

Şimdi de karanlığa geri dönüşün itirafı olan, Amy Winehouse’un “Back to Black” şarkısı…

“We only said goodbye with words, I died a hundred times.”

Ünlü bir hayatın, ıssız bir odadaki sesi. Evet, retro soul ritminde bir modern yalnızlık...

Şarkı çalarken, caz kulüplerinin kadife perdeleri ve şehrin yağmurla parlayan kaldırımlarıyla neonlu bir gece düştü gözlerimin içine. Amy’nin sesi, perdede açılan bir yırtık gibi ve oradan içeri sızan ışık, hem karanlığı hem de yüzünü gösteriyor. Şarkının resmi video klibi de böyle zaten. Aşkın her zaman iyileştirmediğini, ama öğrettiğini bazen geç öğrenir insan. Öyle değil mi?

Sıra geldi No Doubt’tan “Don’t Speak” şarkısına…

“Don’t speak… I know just what you’re saying.”

Konuşmadan anlaşılan sonlar. Belki de ayrılıkların en dürüst hâlidir, göz göze susmak…

O zaman bu şarkıda susalım ve dinleyen herkes kendi cümlesini içinden geçirsin içinden…

Bir kapı, iki tık tık…  

Bakın, bu kapıyı çalmak cesaret ister, kapıyı aralamak ise inanç…

Guns N’Roses’dan “Knocking on Heaven’s Door”.

Bob Dylan’ın kaleminden çıkıp Guns N’ Roses’ın sesinde başka bir göğe tırmanan dua gibidir, bu şarkı. Müziğin dinlendiği her yeri gökyüzüne çevirmesine hep hayranlık duymuşumdur ve şarkıda da Axel Rose bizi uçurur göğe.

Keşke burada olsaydın…

Pink Floyd’dan “Wish You Were Here” şarkısının sahne almasının tam zamanıdır artık.

“How I wish, how I wish you were here”.

Syd Barrett’in yokluğuna, dostluğun suçluluk ve sevgi karışımı duygusuna yazılmış bir mektuptur, bu şarkı. Bazı yokluklar varlıktan daha belirgindir. Mesela, bir ismi düşündüğünde tüm odayı kaplayan sessizlik gibi...

Bu şarkıdaki “Keşke burada olsaydın.” cümlesi, çocukluğun bir fotoğrafına bakarken mırıldanılan en dürüst dilektir. Gerçek olan da şudur ki yaşam bu şarkıya her zaman zemin hazırlar.

Ancak, her şeye rağmen hayat devam ediyor.

O zaman gecenin finali de Queen’den “The Show Must Go On” olmalıydı ki öyle de oldu zaten.

Bu şarkı, Freddie Mercury’nin nefesinin kısaldığı, ama sesinin gezegenle yarıştığı günlerden geriye kalan bir marş.

“Inside my heart is breaking, my make-up may be flaking.” der ama ardından gelen cümle, o gecenin bütün omurgasını doğrulttu.

“The show must go on.”

Hayat her yerde kesintisiz devam eder. Bazı şarkılar oturarak dinlenmez ve ben de ayağa kalktım o an. Her şey yeniden canlanmış gibi oldu. Mikserin üzerindeki ışıkların titreşimi bile sanki o ritme uymuştu. Evet, hayat güzeldi ve her şeye rağmen devam etmeliydi.

Ben o gece o yayını, yalnızca çalınan şarkıların toplamı olarak kurgulamamıştım. Her parçanın arasına sızan kısa soluklar, “yeni doğuş”un minik işaret levhalarıydı.

“Let Her Go” ile bıraktık. “Every Breath You Take” ile sahiplenmenin gölgesini, “Tears in Heaven” ile duanın inceliğini, “Nothing Else Matters” ile teslimiyetin çıplaklığını, “Dance Me to the End of Love” ile insan kalmanın asaletini, “Stairway to Heaven” ile içe doğru yükselişi, “Back to Black” ile kendi karanlığımıza dönüşü ve “The Show Must Go On” ile sahnede kalmamız gerektiğini gördük…

Peki geriye ne kaldı?

Notaların bittiği yerde müziğin içimizdeki yansıması, bize hissettirdikleri kalır tabii ki.

O yansıma, gün boyu omuzunun hizasında yürür ve kalabalıkta seni durduran belki küçük bir temas olur, belki asansör aynasında gözlerine baktığında başını azıcık yana çevirten belirsiz bir mimik olur, belki de gece uyumadan önce pencereden baktığında denizde ayın çizgisine eklenen küçük bir çizgi olur.

Zaten radyonun işi de tek bir mesajı milyon parçaya çoğaltmak değil midir? Her biri bir başka odada duyulsun bir başka kalpte yer etsin diye…

Yayın bittiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Yatağa uzandım. Uğultulu bir sessizlikle dünya ağır ağır dönüyor; ben ise hâlâ duyuyordum.

Melodinin fısıltısını…

***

EditörEditör