TÜKENİŞTEN DİRİLİŞE
İÇİMİZDEKİ BAHARIN PEŞİNDE
Hayat dediğimiz şey; kimi zaman gökkuşağına bakarken elimizde bir fırça varmış gibi hayal ettiğimiz, kimi zamansa bütün renklerin solduğu bir tabloya dönüştürdüğümüz uzun bir yol. Gençlik yıllarımda her şeyin tozpembe göründüğü bir dönem vardı; geleceğin, önüme sonsuz ihtimaller serdiğine inanıyordum. Sonra annemin kaybıyla yolum kesildi, ilk kırılmamı yaşadım. Umut biraz daha silikleşti, kaygılar büyüdü. İş hayatı başladı, kardeşlerim evlendi; ben de kavşaktan ayrılıp başka yollara yürüdüm.
O yolların bana yükledikleri çoktu. Hep bakımlı görünmek zorundaydım; güzel, şık, prezantabl… Kazancımın büyük kısmı buna aktı. Bir bakkala bile makyajsız gidemeyecek kadar titizdim kendime. En basitinden; tırnaklarımı kıyafetlerimle aynı renge boyamak için vakit harcar, öğünlerimi AVM köşelerinde geçiştirirdim.
Haftada birkaç kez kuaför, sürekli fönlü saçlar, her rengi denenmiş boyalar, şehrin sıkışık trafiğinde yalnızca arabayla ulaşılabilen yerler…
İş için Anadolu’nun dört bir yanında kilometrelerce yol yapar, akşam eve döndüğümde yorgunluktan nefes bile alamazdım. Hafta sonlarım bile o büyük ev temizliğine kurban giderdi sadece. Belki de bütün bu koşturmacanın tek nedeni, borcu bitmeyen o büyük, dubleks teras evdi.
Yıllarca uğraştım, ter döktüm. Ama günün sonunda fark ettim ki aslında zamansızlıktan evin, yalnızca yatak odası ve banyosunu kullanabiliyordum. Terasta ise ay ışığının uykumu bölüp de salıncağımda sallandığım birkaç gece dışında pek bir hatıram yoktu.
Sonra bir kırılma daha geldi. Erken ve acele ile emekli oldum. O eve, eşyalarına, şık kıyafetlere veda ettim. Küçük bir yere taşındım; arabayı bıraktım, kilometrelerce yürüdüm. Makyaj çantam rafa kalktı, ilk kez evde çorba yapmayı öğrendim. Yemek hâlâ zor geliyor bana ama yazmak…
İşte o hep içimdeydi. Yıllarca ertelediğim hayalim, sayfaların arasında bana yeni bir nefes oldu. Romanlar, hikâyeler, denemeler… Zamanla hayatımın en kıymetli köşesine oturdu.
Ama şimdi yine başka bir kavşağın eşiğindeyim. Aynı çizgide yürümek beni mutlu etmiyor. Kaç bahar tükettim, kim bilir kaçını da fark etmeden geride bıraktım. Yeni bir bahar istiyorum. Bazen insan, kendi için de bir bahar yaratmalıdır. Üçüncü, onuncu, hatta on beşinci bahar… Çünkü insan ömrü tek bir düz çizgi olmamalı. Ve evet, insan doğasının derinlerinde yatan en büyük ihtiyaçlardan biri sevmek ve sevilmektir.
Beğenilmek, değer görmek, özenle hatırlanmak… Bunlar yalnızca romantik bir bağın parçaları değildir; yaşamın kendisini anlamlı kılan, ruhu besleyen şeylerdir. Hele ki bu karşılıklı olduğunda insanın omuzlarındaki yük hafifler, yüreği genişler. Olmadığında ise yalnızlık derinleşir, içimizdeki boşluk büyür.
Belki de sevgiden daha kıymetli olan şey ilgidir; birinin seni düşünmesi, sana özen göstermesi, “varsın” demesidir. Çünkü sevmek ve sevilmek, hayatın tüm kırılmalarına rağmen yeniden yeşerebilmemiz için en güçlü bahçeyi yaratır içimizde. Ama bu ilgi, bir kıvılcım gibi yanıp sönmemeli. Düzenli, sürekliliği olan, hayatın ritmiyle birlikte akıp giden bir şey olmalı.
Sevgi, büyük duyguların adı olabilir. Ve belki de insanın en çok acısını çektiği şey, sevgisizlikten çok ilgisizliktir. Çünkü ilgisizlik insanın varlığını sorgulatır; “Ben görülmüyor muyum, ben duyulmuyor muyum, ben yok muyum?” dedirtir.
Oysa bugün, sadece ben değil, hepimiz sıkışmış gibiyiz. Gündem kararıyor, haberler iç karartıyor. Milletçe moralsizlik içinde boğuluyoruz. Sıcaklar tenimize işliyor; gündüzler kavurucu, nefes almak zor, geceler uykusuz…
Bütün bu ağırlığın içinde kelimelere sığınıyorum. Çünkü doğanın ve hayatın katman katman çöktüğünün farkındayım. Tekrar etmek istemiyorum, hepimiz biliyoruz. Benim asıl merakım şu; bu yükün altında günlerimizi nasıl tamamlıyoruz? Bir günü, bir geceyi nasıl atlatıyoruz? Neye tutunuyoruz, hangi güçle sabaha çıkıyoruz?
Otuz yılı aşkın süredir televizyon açmam. Aynı hikâyeleri farklı yüzlerle önümüze süren dizilerden uzak durmak zihnimin özgürlüğü oldu. Bilinçaltımıza sinsice sızan o yirmi beşinci kareye karşı kapılarımı kapattım. Onlar düşüncelerimi yönlendirmeye çalışırken ben kelimelerle kendi yolumu kurmayı seçtim.
Eskiden kitaplara, filmlere, yazıya sarılırdım. Şimdi elim gitmiyor. Geceler uzuyor, gündüzler sürükleniyor. Film açsam birkaç dakika sonra kapatıyorum. Uykuya kaçarım diye düşündüğüm anlarda rüyalarım yarım kalıyor. Araştırdım, bunun adı anhedoniymiş. İnsan, en sevdiği şeylerden bile tat alamadığında içindeki boşluk büyüdüğünde verilen isim. Yoruluyorsun, isteksizleşiyorsun, ruhun da bedenin de aynı anda yükleniyor. Ve en kötüsü, bu hâle alışmaya başlamam. Sanki “normalim” buymuş gibi kabulleniyorum.
“Acaba “anhedoni” dediğimiz şey ruhun bir çığlığı mı, yoksa hayatın bizden sessizce aldığı renklerin kaydı mı?”
Ama işte tam da burada kendime sormadan edemiyorum. Peki ben bu ilgiyi, bu özeni kendimden kendime gösterebildim mi? Ya gerçekten yeni bir bahar hiç gelmeyecekse? Ya bütün bunlar, bir ömür boyunca kısır döngüde dönüp durmaksa? İnsan o zaman ne yapar? Beklemeye devam mı eder, yoksa kendine yeni bir bahar icat mı eder?
Belki de bütün mesele, bir şeyler üretmeye devam etmekte. Yeni bir beceri, yeni bir yol, belki de bambaşka bir kimlik. Çünkü içimde biliyorum ki insan kendini değiştirmeyi göze aldığında bahar kendiliğinden gelir. Ve ben şimdi soruyorum, "Cesaretim kaldı mı?" Aslında belki de tam bu noktadayım. Olacak olan tam da şimdi, işte bu eşiğin üzerinde. Bütün bu sorgulamalar, kararsızlıklar, içsel kıpırtılar belki de değişimin habercisi. İçimde derinlerde bir hazırlık var, adını koyamıyorum; ama biliyorum, ya yeni bir yol açılacak ya da cesaretsizliğin ağırlığıyla aynı yerde kalacağım.
Ama işte kolay değil. Yeni bir hayat için çok şey gerekiyor. Çoğu zaman tek başına ekonomik olarak kımıldayamadığımızı düşünüyoruz. Haklı da sayılırız; yılların emeğiyle elde edilmiş bir düzeni riske atmak, elimizdeki mevcut olanı kaybetme ihtimali korkutuyor bizi. Yeni bir şehre taşınmayı hayal ederken “Ya pişman olursam!” diye geri adım atmak, bir ilişkiye başlamadan önce “Ya yarıda kalırsa!” korkusuyla geri çekilmek…
Peki ya siz? Hiç ruhunuzun bütün renklerini yitirdiği, günlerin birbirinin kopyası gibi aktığı, gecelerin inadına uzadığı bir zaman diliminde buldunuz mu kendinizi? O ağır boşluğun içinde, yeniden filizlenmek için hangi baharı beklediniz? Belki bir tebessüm, belki bir sözcük, belki de hiç ummadığınız bir yerden gelen küçücük bir ilgi dalı mı uzandı size? Söyleyin… Hangi baharda yeniden doğdunuz? Hangi dala tutundunuz da içinizde saklı o eski ışığı, kendinizi yeniden buldunuz?
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
Editör: Nevin Bahtışen














































