TEK BAŞINA
Korku dolu gözlerindeki tebessümün acısı, pek bi şiddetliydi.
Anlamsız can alıcı sesler,koşturmaca, çığlıklar birbirini kovalıyor ama o anlam veremiyordu.
Allak bullak olmuş, sevinse mi, korksa mı bilemiyordu. Aklı ermiyordu ki büyüklerin işlerine. Dövüyor mu seviyor mu belli değildi.
Yeşile çalan, ışıl ışıl, masmavi gözleriyle annesinin kucağındaki o masumun, özgürlüğü alınıyordu elinden.
Neden niçin, anlamıyordu. Zaten korkarak geldiği bu dünya, hiç te meleklerin anlattığı gibi bir yer değildi. "Seni dünyada bir melek bekleyecek. Seni koruyup kollayacak. Sarıp sarmalayacak. Herşeyinle ilgilenecek. Sen de ona anne diyeceksin" demişti oysa. Ne olduğunu bilmediği kulakları patlatırcasına silip geçen o parçalar, o seslerde neydi?
İnsanlar neden bağırıyor, çağırıyor, ağlıyordu ki. Evimize ne oldu? Anne ve babası birbirine sarılmış neden ağlıyordu. Aralarında kalmıştı. Korkuyordu. Veda eder gibi bir halleri vardı. Bu insanlar neden durmadan koşturuyordu ki.
Genç anne kucağındaki bebeğiyle ayrılmak istemiyordu eşinden. Ne kadar ısrar ederse etsin gidemiyordu. Bombalar yağmur gibi yağıyordu üstlerine. Harabeye dönmüştü şehir. Eşi yalvarıyordu "Evladımızı al ve git" diye.
"Yaşarsam bulurum sizi" diyordu bir umutla. Nasıl, nerde diye sormak gelmiyordu aklına. Yüzbinlerle beraber uğurlarken eşini ve küçük kızını, son bir kez baktı yüzlerini ezberlercesine. Nereden bilsin bir daha görür mü, bulabilir mi, yaşar mı, yoksa yoksa..
Cümlesi dudaklarında yarım kaldı. Son gelen bomba tam da ayaklarının dibine düşmüştü. Tam zamanında göndermişti onları. Son bir gayretle ciğerparesini tekrar görüp veda etmek istercesine başını kaldırdı. Onları gözleriyle bulmaya çalıştı. Sonrası karanlık. Sonsuzluk. Suskunluk.
Korku nasıl tarif edilir ki? Hüznün resmi var mıdır mesela? Sevgi, gözden akan yaş mıydı? Neyi paylaşamıyorlardı ki bu insanlar.
Binler sel olmuş akıyor, onlar da aralarına karışmış gidiyorlardı.
Nereyeydi ki bu akım. Yine çığlıklar yükseliyordu artları sıra. Kulakları sağır eden sesleriyle çığlık atıyorlardı. Güm, güm güm..
Genç kadın yavrusuyla günlerce sürüklendikten sonra açlığa yenik düşmüş, bacaklarının geri geri gitmesine izin vermişti.
Kafile uzuklaşıyor, çocuk ağlıyor, kadın tüm acısıyla gözyaşısını yağmur gibi içine akıtıyordu.
Mecalsiz bacaklar yere yığıldı. Maviş gözleriyle kızının ta gözlerinin içine bakarak özlemini yudum yudum içti.
Ne annesi ne babası ne kocası kalmıştı on gün içerisinde. Tek dayanağı yavrusuydu. Ama ona da yetememiş
ti. Açlık, korku,bom ba sesleri ve geride bıraktığı sevdikleri tüm gücünü alıp gitmişti.
Yine büyük bir patlama sesi kulakları sağır edercesine çınladı.
Genç kadın ciğerparesini korumak için, göğsünü evladına siper etti. Ancak kendini koruyamadı. Dört bir yana dağılan vücudunun, sadece gövde kısmı kalmıştı kalkan gibi yavrusunun önünde. Sonra bilmediği bir el çekti o cenderenin içinden.
Yabancıydı. Tanımıyordu. Hani anne diyeceği melek neredeydi? Hani onu koruyup kollayacaktı. Minicik aklı almadı hiçbirini. Savaşın vurduğu darbenin nedenini de anlamadı. Yalnızlığını da. Şimdi ne olacaktı?
Yeşile çalan maviş gözüne yerleşen o korkuyu kim silecekti? Ne olacaktı şimdi ona? Savaş dedikleri manasız kavga ne zamana kadar can alacak, insanları yurtsuz yuvasız, yavruları öksüz ve yetim bırakacaktı? Ne zamana kadar?














































