SUSMAK
Bir olguya kulaklarını tıkayıp görmezden gelmek, onun gerçekliği ile ilgili değildir. Sadece basit ve bir o kadar da anlaşılmaz kaçış hikâyesidir.
Gözlerini taraçada kitap okuyan eşinden ayıramıyordu. Sessizliğin o garip uğultusu bile uzak geçerken; yeşilin en güzeli, maviyle birleşince onun yüzündeki yansıma, ışığın her türünü gözlerinin önüne seriyordu.
Ne iyi etmişti burayı satın almakla. Doğanın kucağında her şeyden uzak, sakin ve sevecen.
Eşini bir süre daha huzurla izledikten sonra ellerini umarsızca yukarı kaldırıp tatlı tatlı gerindi.
"Çay demledim, getireyim mi?" diye seslendi. Eşi, "olur" anlamında başını sallayınca içeri geçti. Vazgeçemedikleri o ince belli bardaklara çayları doldurdu. Şaka bir yana güzel demlerdi çayı.
Birlikte çay içerken güneşlenmeye çıkmış minik bir kertenkeleye takıldı gözleri. Eşinin hemen ayakları dibinde yüzü güneşe dönük duruyordu. Eşinin korkabileceği düşüncesiyle hamle yapmak istedi. Durumu fark eden eşi ona, dur anlamında işaret ederek kısık sesle konuşmaya başladı:
"Günlerdir korkusunu yenmesi için bekledim. Şimdi yeniden ona korku yükleme. Hem zararsız… Sadece benimle aynı güneşi paylaşıyor. Ayrıca onun dünyasına da misafir olan biziz. Lütfen misafir gibi davran." derken göz bebekleri gülümsüyordu. Bu serzenişe yürek mi dayanırdı. İçindeki panik sevgiyle sarmaş dolaş olmuştu. Huzurla çayları yenilemeye gitti.
Karşılıklı doğanın büyüsünü bozmadan çaylarını afiyetle içtiler. Sonra da el ele tutuşup her zaman yaptıkları gibi ormanda yürüyüşe çıktılar.
Uzun ağaçların arasından sızan güneş ışıkları yürüdükleri küçük patikada, adımlarına eşlik edercesine dans ediyordu. Birbirine kenetlenmiş ellerin sıcaklığı bu güzel ortamın vazgeçilmez tütsüsü gibiydi. Sahip oldukları tüm değerler yüzlerinde çocuksu bir sevinç bırakmıştı. Orman içindeki kelebeklerle yarışıyorlardı sanki.
İşte böylesine güzellik arasında zamanla sarmaş dolaş olurken eşinin ayağına hafif esen rüzgarın getirdiği bir gazete parçası takıldı. Zaten okuma meraklısı olan eşi ellerini bir çocuk edasıyla çırptıktan sonra onu aldı. Okumaya başladı.
Kocaman puntolarla yazılmış yazı, gözden kaçamayacak kadar dikkat çekiciydi.
"İşten kovulan adam intihar etti!"
Hoş geldin gerçek yaşam!
Gazete ellerinin arasından kayıp yeniden rüzgâra teslim oldu. Orman sustu. Güneş küstü. Gözleri kararmaya başlayan eşi kollarına sıkıca sarılarak,
"Artık dönelim. Biraz dinlenmem, kendimi dinlemem gerek." dedi. Ormanı arkalarında bırakırken patikanın fısıltılarına cevap vermemek için adımlarını sıklaştırdılar.
Aynı taraçaya oturduklarında bu kez akşamın onları samimiyetle selamlayan her zamanki turunculuğu yoktu. Yerini mordan siyaha çalan bir hüzün kaplamıştı. Gökyüzündeki bu garip ışık armonisine gözleri takılan kadın sessizliği ilk bozan oldu.
"Acaba kaç kadın benim kadar şanslı? Kaçının üzerinde geceleyebileceği çatı yok. Kaçı, eşinin elinden çay içip huzurla yatağına uzanabilecek? Kaçı tenceresinde yokluk pişirecek? Kaçı sorumsuz bir adamın elinde ezilecek? Kaçı… Kaçı?..
Genç kadın eşinin cevap vermesine fırsat vermeden devam etti.
"Ha, bir de savaşlar var değil mi? Ana kucağına hasret çocukların bomba çukurlarında sabahladığı geceler; suya hasret, acıyla dokunmuş açlık var. Kurşunun yaşamdan daha ucuz olduğu, gözyaşının umuttan daha çok olduğu coğrafyalar var değil mi?
Hırs ve yas kolkola dolaşıyor artık sokaklarda. Kimliksiz ölümler düşüyor önümüze. Ağlamak yeter mi?"
Adam başını önüne eğip sessizliği seçti. Söylenebilecek tüm şeyler eşinin ağzından bir bir karanlığa dökülüyordu. Dinledikçe verebileceği tüm olumlu cevaplar yeni bir mezar olup üzerine toprak serpiştiriliyordu.
Derin derin birkaç nefes alan eşi konuşmasını sürdürdü.
"Sadece bunlar mı? Okul yollarında kara teslim çocukları düşün. İdare ışığında geleceğe çentik atmaya çalışan gelinleri, emeği budanıp eli boş gönderilen adamları düşün. Ve bir de doğanın intikamı var değil mi? Depremler, kasırgalar, yangınlar…”
Sustu. Sustular.
Susmak, sessiz kalmak, kabullenip kaçmak mıydı yoksa yeni bir başlangıcın kıvılcımıyla harmanlanmak mıydı? Adam eşinin elini kavradı. Gözlerinde biriken yaşlara eşlik eden akşamın son kuşlarına bakarak konuşmaya başladı.
"Sen kelimelerini acıtırcasına bıraktın boşluğa. Ben hâlâ senin dilindeyim. İçim kör kuyuydu. Bulutları çektin aradan. Ne kaldı ki sabaha?”
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz















































