SULTAN ANA
Hasret rüzgârı poyrazdan esiyordu. Dertlerini yumak yapmış, gönlüne göynek yapıyor; modelini özlem deseniyle beziyordu. Ne çok ayrılıklara gebe kalmış, hiçbirinin doğumunu görememişti.
Bir torunu olmuştu. Ak mı kara mı, neye benziyor? Saçları sarı mı kara mı yoksa kumral mı; hayalini kurmak bile yüreğine vurulan hançer misali canını acıtıyordu.
Kapı komşusunun kızı “Anneanne” diyor, yüreğindeki kanayan yaraya tampon oluyordu. O da ona kazaklar, atkı ve bereler örüyordu.
Yine küçük Meva, “Anneanne” diyerek gelmiş; Sultan Ana’nın elindeki şişleri alıp önüne oturmuştu. Penceredeki Tarçın, meraklı gözlerle onlara bakıyor, sepetteki rengârenk iplerin cazibesine kapılmış, oynamak için fırsat kolluyordu. Sultan Ana, Meva'nın saçlarını okşuyor, önünde torunu oturuyormuşçasına dudaklarında tebessüm, gözleri ışıl ışıl; ama buruk bir sevinçle kokusunu içine çekermiş gibi kokluyordu.
Günlerdir içini acıtan bir sıkıntı vardı. Meva biraz gönlünü genişletse de o sıkıntı bir türlü geçmiyordu. Kızıyla son konuşmalarının üzerinden iki hafta geçmişti. "Kızım çok özledim. Torunumu çok merak ediyorum. Görmeden ölmek istemiyorum. Daha gelmeyecek misiniz? Koskoca yedi yıl oldu. Dayanamıyorum. İçimdeki kor alevler arşa yükseldi.” demişti. Ancak kızı ne geliriz ne de gelemeyiz demişti. Bu sessizlik, içindeki umut kırıntısını da silip süpürmüştü.
Bu sabah yataktan hınçla kalktı. Boğulacakmış gibi hissediyordu. Anlam veremediği bir öfkenin esiri olmuştu. Gördüğü rüyaya kızıyor, yüzünü yıkarken sıçrayan suya söyleniyor, pencereden duyulan araba seslerine bağırınıyor ama rahatlayamıyordu. Tatsız tuzsuz bir kahvaltı yaptı. Güneş pencereden pırıl pırıl parlıyor, onunsa yüreğinde fırtınalar kopuyordu. Yüreği ağzında atıyordu.
Pencereye doğru uzandı. Camı açıp derin derin nefes aldı. Sonbaharın soğuğu içeriye misafir oluyor, Sultan Ana o soğuğu içine içine çekiyordu. Sanki evladının kokusu vardı havada. Rahatlamasına yetmedi. Evdeki tek yoldaşı Tarçın'la Boncuk, Sultan Ana'nın darlanmasını hissediyor; sessizce bir köşede onu izliyorlardı. Bugün hiç onlarla konuşmamıştı. Onlar da eskisi gibi sırnaşmıyor, biri pencerede diğeri ip sepetinin yanında sadece onu takip ediyorlardı. Çok sevdikleri rengârenk yumaklara dönüp de bakmadılar nedense.
Sultan Ana hiç canı istemese de ocakta kaynayıp duran çaydan almak için mutfağa geçti. Fakat çay almak yerine masaya oturdu. Tarçın belli belirsiz miyavladı. Sonra sesi duyan Sultan Ana’nın birden kedileri aklına geldi. Mama torbasını alıp yanlarına geldi. Onları unutmuş olmasının vicdan azabıyla hemen yemeklerini verip onları özür dileyerek okşadı. Sularını koydu. Sonra geriye döndü, mutfak masasına tekrar geçip oturdu.
Çay epeydir kaynıyordu. Çay içmek gelmedi içinden. Altını kapatıp camı tekrar açtı. Uzun uzun nefes alıp kızını düşündü. Ne olurdu, "Geleceğiz anne." deseydi… Durmadan çalan telefonu duymadı. Rüyada gibiydi. Bir müddet sonra derinlerden gelen telefon sesini duydu ve camı kapatıp odaya geçti. Telefonun ekranındaki numarayı tanımıyordu. "Dolandırıcılar olmasın?” dedi kendi kendine. Masaya geriye koyacağı zaman tekrar çaldı. Bu kez açtı. Karşıdan gelen ses; "Sultan Keser'le mi görüşüyorum?” dedi. Sultan Ana tereddütlü; "Evet kızım, ben Sultan." dedi.
"Efendim, ben sağlık memuru Nazlı. Suna Şanlı ve ailesi kaza..."
Sultan Ana’nın elindeki telefon düştü ve olduğu yere yığıldı. Sonrasını hiç duymadı… Duyamadı.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
















































