GEZİ YAZISI
Giriş Tarihi : 10-10-2022 00:14   Güncelleme : 10-10-2022 00:42

Şu Bizim İstiklal Caddesi...

Yazan: Betül Eren - ŞU BİZİM İSTİKLAL CADDESİ...

Şu Bizim İstiklal Caddesi...

ŞU BİZİM İSTİKLAL CADDESİ... 

İstiklal Caddesi ve Taksim’le ilk ne zaman tanışmıştım tam hatırlayamıyorum. Galiba sekiz veya on yaşlarında falandım. Daha küçükken oralardan geçtiysem bile anımsamıyorum. İlk aklımda kalan annemle beraber Taksim Talimhane' de bulunan diş hekimimize gittiğimizdir. O tarihlerde ailelerin dişçileri olurdu, doktorları olurdu. Öyle yıllardı onlar. Ailemizin dişçisiydi Fahri Ağabey. Talimhane’de şimdiki gibi oteller yoktu 60’lı yıllarda. Mermer merdivenli, geniş antreli, büyük kapılı görkemli apartmanlar vardı. Ne zaman otellere dönüştüler hepsi birlikte hiç bilmiyorum. 

O yıllarda otobüsler Galatasaray'a Tepebaşı'ndan geçerek arka yoldan gelir ve Galatasaray durağında durduktan sonra Taksim'e doğru İstiklal Caddesi boyunca giderdi. En çok dikkatimi çeken dükkan, muhteşem oyuncakların bulunduğu Japon oyuncak mağazasıydı. Biz çocuklar için bakılmaya doyulamayacak bir mağazaydı o. Yıllarca hep o güzergah üzerinde gidip gelirken, İstiklal Caddesi hepimizin hayatlarında izler bırakmaya devam etti.

Galatasaray'da inip Tünel'e doğru yürümek, o devirde oradaki şık mağazalardan Neyir, Mısırlı gibi alışveriş etmek, en güzel yünlerin satıldığı o devrin hobi mağazası Elişi'nden renk renk, çile çile yünler alarak alışveriş etmek, kumaş mı alınacak, Hacı Resul' den, Dekor' dan veya Rekor' dan almak… Galiba en sona sadece Hacı Resul kumaş mağazası kalmıştı. Mağaza, tüm konfeksiyon ve butiklere inat direnmeye devam ediyordu. Sanırım artık o da yok, diğer mağazalar gibi kapanmış ve tarihin tozlu sayfalarına karışmış gitmiş... Ayakkabı mı alınacak, Tanca' dan, Gutan' dan almak... Henüz konfeksiyonun ve hazır giyimin yaygın olmadığı yıllarda, elbiselere, mantolara dikilen düğmeler bile özenle seçilirdi Aynalı Pasaj’dan. İstiklal Caddesi boyunca diğer muhteşem pasajları anmadan geçmek olur mu? Atlas Pasajı, Çiçek Pasajı, Aznavur Pasajı gibi… İnternetten baktım tamı tamına on bir pasajı var İstiklal caddesinin ve her biri ayrı güzellikler sunan, her biri tarih kokan diğer pasajlar, sonraki yıllarda açılan ve kısa bir ömrü olan  İstiklal Cadde' sinin diğer mağazalara göre daha ucuz giysiler sunan Ünal Mağazaları...

Taksim' e doğru çıkarken, profiterollerini bugün bile zevkle yediğimiz, eski yerinden ayrılmış olmasına rağmen o bölgeyi hala onun adıyla anmaya devam ettiğimiz İnci Pastanesi... Sadece profiterolü değil, yılbaşına yakın yaptıkları kütük pastaları da muhteşemdi. Kaç kere sadece yılbaşında o enfes tattaki kütük pastalarını almak için Beyoğlu'na İnci Pastanesi'ne gitmişliğim vardır.

Bir zamanlar o caddeye bir anlam katan Vakko Mağazasını da anmadan geçmek olmaz… Şimdiki devasa boyuttaki AVM’ lerle kıyaslanamaz, belki onlara göre çok küçük kalabilir. Ama bir zamanlar moda, o mağazadan yayılırdı İstanbul’ un sokaklarına. Zaten Vakko Mağazası caddeden  gittikten sonra bir değişim başladı. İstiklal Caddesi için “Vakko gitti ve bir devir kapandı,” derler. Vakko' dan giyinmek, Vakko' dan bir ayakkabı, çanta almak, hatta bir eşarp almak ne kadar değerliydi. Çeyiz alışverişi yapılacağı zaman özellikle bir İstiklal Caddesi' ne çıkılırdı. Her şeyin en güzeli bulunurdu Beyoğlu'nda. Daha Nişantaşı ve Şişli civarına yayılmamıştı marka sahipleri ve dedim ya henüz AVM çılgınlığıyla tanışmamıştı şehrimiz. Zaten o devirlerde marka deliliği de yoktu. Beyoğlu' nun ara sokaklarında bulunan hanlarda el yapımı çanta yapan ustalar bulunurdu. O dükkanlardan ısmarlayarak veya mevcut modelleri satın alarak çok şık bir deri çanta sahibi olabilirdiniz. Uzun yıllar neredeyse hiç eskimeden kullanılırdı o çantalar. Hatta çantanın modası geçtiğinde bazen başka yeni bir çantaya, bazen de ayakkabıya dönüşüverirlerdi.

Taksim' de bulunan Ankara Pazarı henüz bizim tanışmadığımız ithal ne kadar bilmediğimiz yiyecek varsa, bunları da sunardı. Ben o yıllarda tanışmıştım granül çikolatayla. Bir dilim ekmeğe tereyağı sürülür, sonra da üzerine granül şeklindeki çikolata dökülürdü. Şimdi, İstiklal deyince Beyoğlu çikolatasını anmadan geçmek olur mu? Bol fındıklı, yerken şimdiki çikolatalar gibi değil, ağzımızda dağılan muhteşem çikolatalar… Beyoğlu’na çıkılınca, bu çikolatalardan da mutlaka yenilir ve paket yaptırılarak evdekilere de getirilirdi.

Türkiye' de bulunan ne kadar balık varsa, Balık Pazarının hemen girişindeki sokakta sergilenirdi. O kadar taze ve iştah açıcı dururlardı ki hemen  yeşillikleriyle beraber alıp eve koşası gelirdi insanın. 

İstanbullu olmayan belki de anlayamaz bizler için bu cadde ve Taksim neden bu kadar önemlidir diye... Dünyanın en güzel caddelerinden biridir. Bütün İstanbul halkı, aşık olduğu insanla, eşiyle, dostuyla, ailesiyle  hiç olmazsa bir kere yürümüştür bu yollarda. El ele tutuşarak bir sinemaya gitmiştir bir kestane kebap yemiştir bir simit almıştır. Güle oynaya yemek yemiştir Abdullah lokantasında örneğin. Daha lahmacun ve kebap şehrimizi kaplamadan, sonraki yıllarda hamburger çılgınlığı başlayıp da mağaza zincirleri şehrin dört bir yanını istila etmeden, ayak üstü yemek yenilen en güzel yerlerden Taksim Kristal Büfe’ydi. Orada yenilen sandviçlerin tadı nasıl unutulur ki?

1990 yılına kadar İstiklal caddesi trafiğe açık ve aslında çok daha canlıydı. O yıllardaydı sanırım, Tarlabaşı alan talan edilerek açıldı ve İstiklal trafiğe kapalı alan haline getirildi.

Gelelim kültür ve sanat kısmına… Yıllarca Galatasaray'daki Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galeri' sindeki sergilere giderdim. Bir de Taksim' de eski evlenme dairesinin bulunduğu yerde bir resim sergisi olurdu ve özellikle üniversite yıllarımda Taksim' deki bu sergiye hep uğramaya çalışırdım.

Taksim'e çıkmak bir ayrıcalıktı. Taksim' e gidilmezdi, Taksim' e çıkılırdı. Taksim'de gezmek, mağazaları dolaşmak, sinemaya, tiyatroya gitmek... Sinema deyince de aklıma gelen ilk sinemalar Yeni Melek ve Emek sinemaları olurdu. Halamın öğretim görevlisi olduğu İTÜ Gümüşsuyu binasına giderdim. Onunla beraber çıkardık üniversiteden. Güle oynaya Gümüşsuyu yokuşunu tırmanır ve beraberce sinemaya giderdik. Saat 18:45 seanslarına ne kadar çok filme gitmişimdir. Çıkışta da çok oyalanmadan Taksim' e doğru yürürdük. Sonra dolmuşa biner evimize gelirdik. Taksiler henüz çok gelişmemişti ve pek çok semte dolmuş çalışırdı o yıllarda. Eski Plymouth dolmuşlar, ne kadar güzel arabalardı. Geniş, ferah...

Hatırladığım ilk yıllar hep Emek ve Yeni Melek sineması var gittiğimiz. Daha sonra o devrin en lüks sinemaları açılmıştı. Fitaş ve Dünya sinemaları. Bu sinemalarda 60′lı yılların sonuna doğru açılmıştı diye hatırlıyorum. Çok büyük sinemalardı. Şimdiki gibi küçük salonları olan sinemalar yoktu. Tavanları yüksek, duvarları işlemeli, gelen insanların genellikle şık giyindikleri sinemalar. Eee, o zamanlarda sinemaya gidebilmek de bir ayrıcalıktı. Genellikle büyük, balkonu ve locaları olan sinemalar vardı.

Balkondan seyretmek de ayrı bir keyifti filmleri. Ben, Emek sinemasından her zaman etkilenmişimdir. Görkemli bir sinemaydı Muhteşem... Çılgın seks filmleri furyası başlayana kadar Taksim bizimdi, hepimizindi… Sonra "Parçala Behçet" gibi filmlerin zamanı başladı ve halk giderek Taksim' den uzaklaştı... Tabii bunda 60’lı yılların sonuna doğru televizyonun fırtınalar yaratarak hayatımıza girmesinin de rolü büyüktü. Önce televizyon, ardından video filmleri kiralamalar falan derken herkes evlerine kapanmaya başlamıştı. Taksim' de yürürken Maksim Gazinosu tarafında asılmış devasa ve iğrenç bir film afişini hatırlıyorum. Filmin adını şimdi unuttum ama görüntünün iğrençliği hala hatırımdadır.

Tiyatro deyince, o yıllarda çok sansasyonel olan Yaygara 70 isimli oyunu hafızamda yer etmiş oyunların başında gelir. Çok güzel bir oyundu. Oyuncular da muhteşemdi. Kadrosunda o kadar iyi oyuncular vardı ki... Çoğu çok gençmiş o yıllarda. Bir kısmı da bu oyundan hemen sonra meşhur olmuştu. Kadrosunda, Kerem Yılmazer, Kamran Usluer, Erol Günaydın, Hadi Çaman, Şefik Döğen, Enver Demirkan, Yüksel Gözen, Cahit Irgat, Alpay İzer, Belkıs Bener, Göksel Kortay, Güzin Özipek, Tülin Oral, Hayrettin Aslan gibi şimdi bir kısmını kaybettiğimiz çok değerli oyuncular bulunuyordu.

Bir kış günü İstiklal' de lapa lapa kar yağarken hiç yürüdünüz mü? Elleriniz buz gibi olunca, paltonuzun cebine sokup, atkınıza, berenize sıkı sıkı sarındınız mı? Ya yanınızdaki sevgilinize başınızı kaldırıp gülümseyerek baktınız mı hiç? Kafanızı kaldırıp o daracık caddeden yukarı doğru gökyüzüne bakıp çeşitli desen ve motiflerde yağan karı ağzınızla yakalamak istediniz mi hiç? Yapmadıysanız ve İstanbul'daysanız önümüzdeki kış mutlaka yapmaya çalışmalısınız. Örneğin, çocuğunuzun o minicik yavrunuzun elinden tutarak onu İstiklal' le tanıştırmalısınız.

Galatasaray'a Taksim' e doğru ağır ağır yürürken, sağ tarafınızda bir sokakta kalan Lades lokantasına da uğramadan geçmemek lazım. Hele ki öğrenciyseniz, fiyatı çok uygun. Ekşi sözlükte Lades' i şöyle tanımlıyor:
"Taksim'de Ağa caminin karşısındaki sokakta sol kolda az ilerisinde bulunan. oldukça eski bir kahvaltılık mekan. Sadece yumurta ve menemen çeşitleri üzerine çalışıyorlar. Tavuk kızartması ve çorbası da vardır. İşlerini çok iyi bilen garsonları ile Taksim’in en iyi ucuz ve nefis yemek yerlerinden biridir ."

İstiklal'e nereden girerseniz girin, İsterseniz tarihi Tünel'den başlayın yukarı doğru çıkın, isterseniz Taksim'den başlayın aşağı doğru yürüyün. Ama cadde boyunca illaki yürüyün. Yolun ortasından yürüyün haksızlık olmasın iki kenarda duran dükkanlara. Tünel' e geldiniz daha nereye gidebilirim derseniz doğruca Galata Kulesine de inebilirsiniz. Eskiden çok rahat gezilemiyordu oralarda şimdilerde ayrı bir turistik mekan haline getirmişler ve günün her saati hareketli, cıvıl cıvıl bir mekan…

Yavaş yavaş Taksim' e doğru yürürken, San Antuan kilisesi görkemli bir şekilde sizi karşılar. Rus konsolosluğu, Richmond Otel, derken Galatasaray… Şimdi tercih yapmalısınız Cezayir sokağına bir uğrasak mı? Yoksa Taksim' e doğru devam etsek mi? Taksim bir serüven sunar bizlere ve her sokağı, her dükkanı ayrı ayrı çağırır bizleri. Eskiden “Taksim'e çıkmak” bir kültürdü, bana sorarsanız hala da öyle. Biraz savruk, biraz pejmürde, çok çekici, insanı kendine çekecek kadar cazibeli ve her sokağı tarih kokan, kültür kokan bir mekan.

Tüm bu güzelliklerine rağmen, Taksim' i bozan unsurlar da var. Örneğin, her taraftan yükselen çok yüksek sesle müzik çalan mekanlar, fast food kokuları, kebap kokuları ve caddeleri kaplayarak giden çılgın bir mülteci grubu, yanınıza yaklaşan dilenciler, tinerciler, size yiyecekmiş gibi bakan kültür yoksunu bazı insanlar… Geçen yaz bir akşam, arkadaşlarımla Taksim' de buluştuk ve yemek yediğimiz yerden dışarı çıktığımızda yükselen et kokusu ve müzik sesi ve caddenin adam almaz kalabalığı öyle yordu ki bizi, dedik ki bir süre gelmeyelim. Ne zamana kadar? Taksim bizi tekrar çağırana kadar...

Ağır ağır yürüyerek Taksim' e ulaştığımızda yine olağanüstü bir kalabalık ve Taksim' in sevimsiz beton yüzü karşılıyor  bizi. Eskiden yeşildi pek çok yer. Şimdilerde İstiklal çıkışından neredeyse Elmadağ' a kadar tam bir beton yığını. En çok beni üzen görüntü de Taksim Anıtı’nın üzerine çıkıp oturan mülteciler ve diğer görgüsüzler. Yüksek sesle konuşmalar. Sanki kendi kasabasında gibi, gürültüyle konuşan, kadınlar, erkekler, çocuklar. Eskiden o anıtın etrafından saygıyla yürür giderdik. Kimsenin ikazına bile gerek kalmazdı. Değerli bir mücevherdir Taksim. Kaşıkçı elması gibidir. Paylaşılamaz…

Öğrencilik yıllarımda hatırladığım Gezi, İTÜ' de okurken, kestirme olsun diye çok da fazla etrafıma bakınmadan geçip gittiğim bir parktı. Ağaçları, çiçekleri hep daha sonraki yıllarda fark ettim. Bir gün arkadaşlarımla parktan geçerek yürürken, yan taraftaki banklardan birinden eli yüzü birbirine karışmış birisi seslendi bize. Belli, parkta sabahlamış ve o çok tanıdık ses... Davudi... Dedim ki ben bu sesi mutlaka tanıyorum. Kim bu? Dönüp yüzüne dikkatle baktım. O kişi, efsane tiyatro oyuncularından biriydi. İçim sızladı bir an. Haline kahrolmamak, üzülmemek imkansızdı. Bir başka gün eşimle arkadaşlık ettiğimiz yıllarda, kocaman bir şemsiyenin altına sığınmış, yağan çılgın yağmura rağmen güle oynaya parktan geçerken, şemsiyenin parçalanmasıyla birlikte sudan çıkmış balığa dönmüştük.... Gezi parkı demek, bunlar demek benim için, anılar demek…

İTÜ Gümüşsuyu Kampüsünde okuduğum için, öğrencilik yıllarımda hep Taksim'de otobüsten inip, yokuştan aşağı doğru yürürdüm sabahları. Gümüşsuyu nezih bir yerdi hala da öyledir. Okula gidip geldiğim sürece o yokuşu hep yayan gittim geldim. Kimi zaman arkadaşlarımızla beraber, kimi zaman tek başına...

Taksim Gezi Parkı girişinin hemen orada merdivenlerin dibinde o meşhur troleybüsler beklerdi. Duyargalı otobüsler. O yıllarda bu troleybüsler ring seferi yaparlardı. T1 ve T4. Hürriyet Meydanı  ve Taksim arasında. Birbirinin tersi yönde sürekli gidip gelirler ve öğrencilerin çoğu bu otobüsler ile gidip gelirdi. Yeni düzenlemeyle Taksim’ de yayalaştırıldı ve bütün duraklar aşağıya alındı. Meydan otobüslere de arabalara da kapalı.

Taksim Meydanının tam karşısına kurulan ve inşaatı yirmi küsur yıl süren o güzelim kültür binası, benimde seyrettiğim “Cadı Kazanı” adlı oyundan çok kısa bir süre sonra yanmıştı. Ne kadar güzel ve ne kadar anlamlı bir oyundu. O yıllarda bile, “Hayret bu oyun nasıl oynanıyor?” diye düşünmüştüm. Yangından uzun yıllar sonra  tekrar açtılar ve 2000′li yıllara kadar hizmet verdi. Akustiği son derece güzel olan o salonlarda bir konser, bir tiyatro izlemek gerçekten zevkti. Uzunca bir süre harabe haliyle öylece bekledi ve bugün yeniden inşa edilmeye başlandı. Merakla bekliyoruz şehrimize neler katacak diye. 

Taksim denilince, Sular İdaresini ve o korkunç bir 1 Mayıs’ı hatırlamadan geçmek mümkün mü? 1977 yılıydı. Muhteşem bir kalabalıkla Disk, 1 Mayıs bayramını kutlarken, patlayan silahlarla ve izdihamdan ezilerek çok kişi yaşamını yitirmiş, pek çok kişi de yaralanmıştı. Taksim, bu olaydan sonra artık kanadı kırık ve yaralı bir mekandı.

Paylaşılamayan, acıların yaşandığı, hala anma törenlerinin yapıldığı bir mekan… Kazancı Yokuşu, her 1 Mayıs’ta, o korkunç günde hayatını kaybedenlerin anısına anma töreni için gelenleri ve karanfillerin bırakılmasını bekler. Hüzünlüdür Taksim, bir o kadar da alımlı, vakur. Anıt ve alan bizi çağırır fısıldayarak, her zaman... Bilen bilir, duyan duyar o fısıldayarak çağırışlarını.

Sular İdaresinin hemen önünde sıralanan çiçekçilerde bulunan mevsimlik çiçekler, özgün çiçekçiler, bir çiçek almadan geçirtmek istemezlerdi sizi. Özgündür Taksim, nevi şahsına münhasır, hırçın bir kadın gibidir. Bazen hoyrat, bazen munis...

Cep telefonları henüz hayatlarımızı istila etmemişken, Taksim' de, PTT önündeki umumi telefonların olduğu alanda buluşulurdu. Şimdilerde buluşma mekanı Taksim'in İstiklal girişindeki hamburgercinin önü veya Fransız Kültür Merkezi oldu.

Diyeceksiniz ki hiç eğlence mekanı yok muydu Taksim’de? Vardı tabii, olmaz mı? Belki o da başka bir yazımızın konusu olur. 

İşte benim İstiklal'im, Taksim'im bu... Anlatabildim mi, tanıtabildim mi bilemiyorum. Benim masal şehrimin en güzel yerindesiniz, şimdi gözlerinizi kapatın, kulaklarınızı dört açın, o kalabalık caddenin göklere doğru yükselen uğultusunu, simitçilerini, kestanecilerini, sokak şarkıcılarını, lavanta satan kadınlarını, gülüşerek yürüyenlerini, hızla geçip giden hüzün dolu insanlarını, kitapçılarını, pasajlarını, dükkanlarını, lüks lokantalarını, dinleyin… O kadar ses arasında, sizleri hep gelmeniz için çağıran yaşlı caddenin sesini duyacaksınız. Gelin, hem de hiç bir şey düşünmeden...

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi