BİYOGRAFİ
Giriş Tarihi : 29-11-2025 20:45   Güncelleme : 03-12-2025 17:29

Sezai Karakoç - Monna Rosa’nın Gölgesinde Bir Gün / Deniz İmre

Hazırlayan: Deniz İmre -SEZAİ KARAKOÇ - MONNA ROSA’NIN GÖLGESİNDE BİR GÜN

Sezai Karakoç - Monna Rosa’nın Gölgesinde Bir Gün / Deniz İmre

SEZAİ KARAKOÇ - MONNA ROSA’NIN GÖLGESİNDE BİR GÜN 

Soğuk bir İstanbul günüydü. 

Takvimlerden düşen yapraklar, 9 Ocak 1990 tarihini gösteriyordu. Gökyüzü griye dönmeye başlamıştı; nesnelerin ve insanların gölgeleriyse kış güneşinin adeta son bir gayretiyle biraz daha uzuyordu. 

Şişli Camisi’nin önünde toplanmış kalabalıkta bazı yüzler tanıdık, bazılarıysa yabancıydı. 

Üzerinde uzun süredir giyilmekten eskimiş paltosu, elinde de bastonuyla yaşlı bir adam, cenazenin kaldırılacağı camiye sessiz, derin bir hüzünle henüz varmıştı. Rüzgâr taş duvarlara çarpıyordu, sonrasında da avluda ona eşlik eden acıklı bir uğultu duyuluyordu.

Kalabalık sessizleşti; az sonra cenaze namazı kılınacaktı. Yaşlı adam gözlerini birazdan son yolculuğuna uğurlayacağı arkadaşının tabutuna dikmişti; sanki ölmemiş de şimdi tabuttan çıkıp yanına gelecekmiş gibi. 

Cenaze namazı kılındı; katılanlardan helallikler de alındı. 

Tabutun üzerindeki yeşil örtü, cenazenin omuzlarda sarsıntılı taşınması, cenaze arabasının tekerlerinin taş zeminde çıkardığı hırçın ses… Alışkındı bunların hepsine yaşlı adam… Onlarcasını yolcu etmişti arkadaşlarının, aynı bu şekilde. Ama şimdi gözlerinde eski bir dostun sonsuz yokluğunun bıraktığı çaresiz nem vardı.

Son görev için arabalarla mezarlığa geçildi, camiden. 

Yeni kazılmış toprak kokusu ve mezar taşlarının ürküten soğukluğu hakimdi Kulaksız Mezarlığı’nda.

Cenaze mezara yerleştirilip de üstüne toprak atılmaya başlandığında ölenin adı bir kez daha yinelendi kalabalığa: “Mevta Cemal Süreya…”

Her tekrar, bir harf daha eksiltiyordu bu dünyadan. 

Yaşlı adam, içi burkularak elini kaldırdı, sonra da veda için birkaç kez salladı elini; nazik ama kırık bir selam verdi dostunun arkasından; belki de şairin kelimeleri için son bir vedaydı bu selam...

Kafasında binbir düşünceyle ve solgun anıların kollarında mezarlıktan ayrıldı yaşlı adam. Yeniden günlük hayatın o alışıldık keşmekeşine dahil olacak; biraz alışveriş yapıp sonrasında da evine dönecekti.

Yaşlı adam eve döndüğünde saat akşamın sekizini bulmuştu. Bastonunu ve paltosunu girişteki askılığa bıraktı, ardından çalışma odasına yöneldi. Kitaplıktan bir kitap alıp masasına kuruldu.

Kitabın sırtlığında öğlen toprağa verdiği arkadaşı Cemal Süreya’nın adı yazıyordu. Kitabın kapağını açtı, sonra ilk sayfayı çevirdi. Oraya sakladığı o ikiye katlı haldeki sararmış kâğıdı açtı. 

Kâğıdın kenarları, yılların dokunuşuyla tiftiklenmişti sanki. O sararmış kâğıt, bir kağıt değildi yalnızca; gençliklerinin, aynı masada çay içip aynı kelimenin peşinden koştukları günlerin hatırasıydı. Kağıtta yazanları okumaya başladı yaşlı adam:

“Gülün tam ortasında ağlıyorum

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin.”

Altında Cemal Süreya’nın o meşhur imzası…

Yaşlı adam, dostunun dizelerini arka arkaya belki beş belki de on kez okudu… 

“Dostluk, ölümle eksilmeyen bir ses bırakmaktır dünyada.” diye söylendi kendi kendine…

Sonra o şiir yazılı sayfayı kendisine verdiği günü hatırladı Cemal’in… Zamanın kapıları o akşama açıldı sanki…

“Sen! Ey Sezai Karakoç!” demişti o gün Cemal;  “Sen hep kelimelerin arkasındaki hakikati aradın. Bizse bazen kelimelerin cilasına kandık. Ama bilirim ki şiir, senin dizelerinde kendine daha gerçek bir ses buldu.”

Yaşlı adam hatıralarında o günün üzerinde böyle hasretle gezinirken hüzünle gülümsedi.

İçindeki sızı bir anlığına hafifledi çünkü hatırlıyordu: Aynı sıralarda oturdukları günleri, fakültenin taş merdivenlerinde süren tartışmaları, şiirin ne olduğuna dair hiç bitmeyen konuşmaları.

Sonra bir an dostunun şiirindeki ilk dizeye kaydı gözleri, “Gül…” dedi; “Ne de güzel bir kelimedir o…” derken yakaladı kendini dalgınlığında…

Otuz sekiz yıl önceye; ta üniversite yıllarına götürdü onu hatıraları… Cemal’le sınıf arkadaşı olduğu o güzel günlere…

Sezai on dokuz yaşındaydı… Cemal ise yirmi bir… 

Odayı dolduran loş ışık, yerini gençliğinin sert ve parlak ışığına bıraktı.

Bir üniversite koridoru…

Mülkiye’nin taş merdivenleri…

Ve basamaklarda kitaplarına sarılıp yürüyen güzeller güzeli, zarif bir kız…

Muazzez Akkaya.

Sezai, o günkü gibi gördü onu. Başını hafifçe eğişini, konuşurken gözlerinin parlayışını, koridorda esen rüzgârın etek ucunu titretişini…

Sessiz bir aşktı bu; dışarıdan bakınca belli olmayan ama içten içe derinleşen.

Hiçbir zaman söylenememiş, yalnızca kâğıda sığınmış bir sevda.

Genç Sezai, o dönem her sabah fakülteye giderken içinde taşıdığı heyecanı hatırladı; gülümsedi.

Muazzez’i görme ihtimali bile gününü aydınlatırdı.

Ama kendi içine kapanıklığının yarattığı o mesafeyi de hiç aşamamıştı ki.

Yurt odasının karanlığında bir akşamdı yine o akşam. 

Elektrikler yine kesikti. 

Tek ışığı gaz lambasının titreyen alevi olan o küçük yurt odasında, Sezai’nin uykusuz gözleri karanlığı deliyordu. Önünde kâğıt ve kalem vardı. Sezai kâğıdı kalemle buluşturdu, gözünden sızan yaşa aldırmayarak başladı yazmaya:

“Monna Rosa, siyah güller, ak güller…”

İlk dizenin ardından gelen her kelime, aslında söylenememiş her sözün bedeliydi.

Muazzez’in adını, yaptığı akrostişle şiire “MUAZZEZ AKKAYAM” diye gizlemek, onu hem korumak hem de sonsuzlaştırmaktı.

Şiir büyüdükçe aşk da büyüdü; satırlar çoğaldıkça kalbindeki sızı da derinleşti.

N’apsındı ki? 

Gönlü kayıvermişti bir kere Muazzez’e… Ama Muazzez’in haberi bile yoktu. 

Ha, bir de aslına bakılırsa Cemal de yanıkmış ya kıza… 

Muazzez’in mantosunun cebine şiirler koyarmış gizliden gizliye, Cemal. Sonra da aynı şiiri sınıfta tahtaya da yazarmış ya, anlasın kız Cemal’in kendisini sevdiğini diye… 

Bir gün kavga bile etmişlerdi Muazzez için… Cemal kendisine, “Sezai, boşa uğraşma, kız beni seviyor, seni değil!” diye bağırmıştı. 

Aslında kız ikisinden de hoşlanmıyordu, dahası bu yönde bir işaret dahi vermemişti ikisine de…

Sezai şiiri bitirmişti, o titrek ışığın altında, o gece…

“MONNA ROSA

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları

Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller

Yaşlı adamı gençliğine götüren sert ve parlak ışık, yeniden loş ışığa bıraktı yerini…

Muazzez’in fakülte koridorlarındaki silueti, Cemal’in gülümseyişi, genç Sezai’nin ince yüz hatları, ilk dizelerin heyecanı…

Hepsi buğulanmış bir camın arkasından bakar gibi uzaklaştı.

Masanın üzerindeki kâğıt tekrar önündeydi.

Yaşlı Sezai derin bir nefes aldı.

Muazzez’e söylenemeyen sözler, saklanan aşk, Cemal Süreya’ya vedanın bıraktığı boşluk…

Hepsi bir araya gelmiş, yılların içinden çıkıp bugünün masasının üstünde birleşmişti.

Sezai, geçmişin buğulu perdesi çekilirken dostunun kitabını usulca kapattı.

Cemal’e duyduğu vefa, Muazzez’e sakladığı sözler, gençliğinin şiirle tutuşan geceleri…

“Gençliğimdi beni şair yapan; peki beni şimdinin gençleri nasıl anlatırdı?” diye düşünürken gözleri günün yorgunluğuna teslim oldu.

Tam burada, Üstad yorgunluğunun acısını uykudan çıkaradursun, ben size anlatayım, vereyim cevabını Üstad’ın sorusunun…

Dostu Cemal Süreya, ona, yarattığı mistik şiir tarzından ötürü "Sezo" diyordu ve onu, "Mehmet Akif ve Necip Fazıl karışımı şair" olarak tanımlıyordu.

Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini, “pergünt üçgeni” dediği üç ilkeyle anlatırdı. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik Ibsen’in en ünlü oyunlarından biridir ve Karakoç, Pergünt'ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire şöyle tatbik eder: 

-Şair, kendi kendisi olmalı.

-Şair, kendine yetmeli.

-Şair, kendinden memnun olmalı.

İlk şiirlerinde Orhan Veli’nin de dahil olduğu Garip akımına karşı duran ve bir hece ısrarı gösteren Sezai Karakoç, “Monna Rosa” şiiriyle Necip Fazıl’ı bütünüyle önemsediğini gösterdi. “Monna Rosa” şiiriyle bir yandan geçmiş şiir kültürümüze sahip çıkarken bir yandan da sonradan 2.Yeni olarak adlandırılacak yeni şiirin birçok unsurunu bünyesinde taşıdı. 

Karakoç, 2.Yeni şairleri arasında kendine özgü imgelerle, mistik ve İslami içeriğe yer veren şiirleri ile dikkat çekmiştir. Şiirlerinin en önemli noktasını özü olarak gören şair, şiirlerinde ölüm ve kadın konusuna çokça yer vermiştir. 

Bir ülke düşlemiştir ve o ülkede “gül” kurtarıcı bir imgedir. 

Şiirlerinde kutsal kitaplardaki kıssaları çağdaş bir anlatımla okuyucusuna sunması, modern Fransız şiirinden ve dinsel kaynaklardan yararlanması; onun büyük bir bilgi birikiminin olduğunu da göstermektedir.

Dünya savaşlarından yenik çıkan İslam dünyasının yeniden dirilişini amaç edinen ve bu uğurda, yazı hayatı boyunca "Diriliş" kavramı çevresinde zinde bir bilinç uyandırmaya çalışan Karakoç, başta şiir, siyaset ve düşünce olmak üzere, dünya Müslümanlarının uyanışına eserleriyle emek vermiştir.

Çok uzatmayayım iyisi mi ben, Üstad’ı da uyandırmayayım.

Kim bilir, belki rüyasında Muazzez ve Cemal’i görüyordur yine Üstad, Mülkiye’nin çay bahçesindeler belki de rüyasında… 

Kim bilir, belki de rüzgâra kendini teslim etmiş tek bir kırmızı gül yaprağı uçar da konar Muazzez’in saçına.

Kim bilir, bu kez belki Sezai tutar Muazzez’in elini… Tutar ve öper… 

Kim bilir?

16 Kasım 2021 tarihinde hayata gözlerini yuman Sezai Karakoç’un anısına saygıyla…

***

  

                     

EditörEditör