SARI KIZ
Hacı Maho, oturduğu sandalyede geriye doğru kaykıldı, gerindi; yaşanmışlığın izleriyle dolu çizgilerin ve kırışıklıkların çevrelediği yorgun, ölgün gözleriyle uçsuz bucaksız Mardin Ovası’na baktı. Nasıl da güzeldi bu ova, nasıl da bereketli… Hele de geceleri… Yıldızların oynaştığı karanlık göğün altında, değme denizlerden daha büyülü, daha masalsıydı…
“İşte.” dedi içinden; “Ey Hacı Maho! Geldin, gidiyorsun… Dün nasıl bir Maho Ağa’ydın, bugün nasıl bir Maho?.. Yedi cihana korku salan Maho Ağa nerede? Ölse de malına konalım diye bakılan Hacı Maho nerede?..”
Taş evin loş avlusunda, bir başına pinekleyen bir ihtiyara dönmüştü. Başını geriye atıp içeriden çocuk bağrışmaları ve kadın kahkahaları gelen eve doğru seslendi; “Hele bana bir çay getirin Sema.”
O kadar kalabalığın arasında, bir başınaydı işte. Ne önünde ceketini ilikleyen esnaf, ne de bağında, bahçesinde karın tokluğuna çalıştırdığı marabaları kalmıştı. Onların ahlarını ziyadesiyle almıştı gençliğinde. Bunca mutsuzluk, bunca yalnızlık onların ahlarından mı kaynaklanıyordu yoksa?..
“Ben onlara aş vermeseydim, ekmek vermeseydim açlıktan öleceklerdi.” diye bağırdı yüksek sesle. Çayını getirmekte olan Sema irkildi onun sesinden; “Ne oldu dede? Neden bağırıyorsun yine?” deyince Hacı Maho, bir eli yüzünde masaya yaslanarak; “Hiç.” dedi “Eski günler geldi de aklıma.” Sema geriye doğru tarayıp, sımsıkı yaptığı atkuyruğu saçlarını sallayarak; “Aman dede, hep eskilerde aklın.” diye sitem etti…
Hacı Maho, serbest olan elini “Git işine.” der gibi sallayarak gözlerini yeniden Mardin Ovası’na dikti. Babasının kıymetlisiydi o çocukken. Dört kızın üzerine gelen, şerefine günlerce şölen yapılan Mahmut… Üzerine sonradan iki erkek kardeş gelmişse de babasının eli, ayağı o olmuştu her zaman. Çerçilikten kurtulup dükkân açmaları; ev, arazi, bağ, bahçe sahibi olmaları hep onun sayesinde gerçekleşmişti. Kaçak getirdiği elektronik eşyaları Suriye’den geçirirken ne zorluklar yaşamıştı. Kamışlı’dan, Nusaybin’e; Nusaybin’den, Mardin’e… O zamanlar “kaçağa” onlarca arkadaşıyla geçiyorlardı. Yalnızca elektronik mi? Sigara, çay, şeker; akıllarına ne geliyorsa getiriyorlardı, hem de “mayına basma” tehlikesine rağmen. “Neler yaşadı bu koca Maho, kim bilecek?” dedi içinden...
Küçük oğlu; ”Baba yürü her gün.” demişti. “Bak bacakların gittikçe gücünü yitiriyor, her gün yürü ki açılsın bacakların…”
İyi de bacaklarına güç gelse bile “yüreğindeki eziklik” ne olacaktı?.. Kimse tanımıyordu onu Mardin sokaklarında yürürken. Herkesi selamladıkları gibi selamlıyordu onu gelip, geçenler. Esnaf, ceketini iliklemiyordu artık onu görünce. Eskinin, “esti mi gürleyen Maho Ağası” şimdi bastonla bile güçlükle adım atabilen, işe yaramaz bir ihtiyara dönmüştü. Böyle dalmış, düşünürken kapı vurulması gibi bir ses duydu. Dikkatle dinledi; evet evet dış kapının tokmağını vuruyordu birisi. Evdekilerin, kendi seslerinden kimseyi duyacak halleri yoktu. Oturduğu sandalyeden ağır ağır doğrulup bastonunu aldı ve zorla sürüklediği bacaklarıyla, yüksek taş duvarların çevrelediği ahşap avlu kapısına yürüdü. Kapının sürgüsünü çekince yüzüne bir gülümseme yayıldı. Karşısında çocukluktan beri arkadaşı olan Süleyman duruyordu. “Ey koca Sülo!.. Nihayet gelebildin.” dedi.
Kapı ağzında sarılıp kucaklaştılar. Arkadaşı Süleyman’ın da kendisinden pek farkı yoktu. Onun da saçları dökülmüş, kırışıkların çevrelediği yüzü pörsümüş, bacakları yamulmuştu. Süleyman, kendisinden daha zayıf ve uzun boylu biriydi. Fakat gittikçe kamburlaşan vücudu sebebiyle boyu kısaldığından, Hacı Maho’yla arasındaki fark kaybolmuş gibi duruyordu. İki ihtiyar avlunun kuytu köşesine konmuş olan sandalyelere oturup, birbirlerine hal hatır sordular. Bu arada Hacı Maho, yüksek sesle torunlarından çay istedi. Sülo Ağa yarım saat ancak oturdu. O gidince, Hacı Maho yine yalnızlığıyla kalakaldı. Bu taş ev, bu koca konak ne zahmetlerle alınmıştı. Şimdi şu içeride keyif sürmekte olan gelinleri, torunları nereden bileceklerdi çekilen zahmetleri…
Vakit öğleye yaklaşırken, oturduğu sandalyede tam içi geçiyordu ki bir kedi miyavlamasıyla gözünü açtı. Torunlarından Saffet, kucağında bir yavru kediyle yanında duruyordu. “Uyuyacağım, git.” dedi ona. Saffet duymamış gibiydi. Burnunu çekerek; “Dede, senin çocukken evcil hayvanın var mıydı?" deyince Hacı Maho gözlerini güçlükle aralayarak Saffet baktı. Kime çekmişti bu çocuk? Anası onu hanım evladı gibi mi yetiştiriyordu ne? “Len oğlum, veteriner mi olacan sen?” diye sordu
- Yok dede, senin gibi işadamı olacam ben.
Maho Ağa bir elini yumruk yapıp diğer elini ona vurdu:
- Nah olursun!.. Nerde sende o kafa?
Çocuk, burnundan dışarıya fırlamış sümüklerini derin bir nefesle içine çekip merakla sordu:
- Sen kaçakçılıktan mı zengin oldun dede?..
Hacı Maho, can damarına basılmışçasına yerinden fırlayıp çocuğu kovaladı. Çocuk, kedisi kucağında neşeli kahkahalar atarak eve doğru koştu. Hacı Maho’nun uykusu dağılmış, gitmişti. Kendi kendine söylendi; “Kaçakçılıktan mı zengin olmuşum? Siz biliyor musunuz benimle birlikte kaç kişi vardı ha? Kaç kişi mayına bastı biliyor musunuz? Kaç kişi zengin oldu biliyor musunuz ha?.. Ben aklımla zengin oldum, aklımla…” Elindeki bastonu sertçe yere vurdu; “Dedesi evcil hayvan beslemiş mi? Ben hayvanların içinde büyüdüm. Sizin gibi hanım evladı değildim ben. Hele ki bir merkebim vardı, Sarı Kız… Can dostum Sarı Kız.
O, böyle burnundan solurken gelini Türkan, bir tepsinin içinde kahvesini ve suyunu getirip; “Hele baba! Neden sinirlendin? Saffet’e mi?” dedi. “Yok, eski günleri düşünüyorum ben.” diye cevap verdi Hacı Maho. Kahvenin mis kokusu öfkesini baskılamış gibiydi… Gelini sormaya devam etti:
- Hangi günleri baba?
- Eşeğimi, Sarı Kız’ı.
- Eşeğinin adı Sarı kız mıydı baba?
- He ya, Sarı Kız ki ona eşek demeye utanır insan, merkep desek daha iyi…
- Ha eşek, ha merkep aynı değil mi?
Hacı Maho’nun ölgün gözlerinde bir canlılık belirdi. Öğle güneşi yakıcı sıcaklığıyla Mardin’i kavursa da, Hacı Maho’nun yüksek duvarlı bahçesi, her zaman gölge ve serindi. Sert bir tonla; “Sarı Kız eşek değil merkepti.” dedi. Gelinİ; “Öyle diyorsan öyledir baba. Başka bir isteğin var mı?” deyince “Öğle ezanı okununca yemek hazır olsun kızım.” diye cevap verdi Maho Ağa. Türkan, uzun eteğini sürüye sürüye uzaklaşırken Hacı Maho eski günlere daldı yeniden...
On dört, on beş yaşlarında babasının sağ kolu haline gelmişti Maho Ağa. Nusaybin’de çerçilik yapan babası bir sabah, daha şafak bile sökmemişken; “Kalk oğlum, Midyat’a gideceksin.” deyince babasının bir dediğini iki etmeyen, sözünün üstüne söz söylemeyen Hacı Maho, Sarı Kız’ını hazırlayıp yola düşmüştü. “Yola düşmüştü.” demek lafın gelişi… Yol mu vardı o zaman? Beyaz Su Vadisi’ni takip ede ede iki günde ancak varabiliyordun Midyat’a. Allah’tan babasının bir arkadaşının köyü yolu üzerindeydi de geceyi o köyde geçiriyor, ertesi gün öğle vakti ancak Midyat’ta oluyordu. Sarı Kız’la birlikte dura, dinlene, türkü söyleye söyleye varırlardı Midyat’a. İşte o gün de öğlende Midyat’ta olmuş, babasının tembihlediği her şeyi almıştı. Gümüş kadın takıları, bakır kaplar, telkari hediyelikler…
Geri dönerken geceleyeceği köye vardığında hava bozmuştu. Sabahında ise yağmur vardı. Babasının arkadaşı; “Hava daha da bozacak.” diyerek, gitmemesi konusunda ısrar etmişti. Maho ise babasının merakta kalacağını düşündüğünden onu dinlemeyip yola çıkmıştı. Sarı Kız ve o… Yolda rüzgâr şiddetlenmiş, yağmur hızlanmıştı. Hacı Maho, tekrardan o günleri yaşıyormuşçasına ürperdi! “Aylardan neydi acaba?” diye düşündü. Mart olmalıydı herhalde… “Ey ev halkı, işte o Sarı Kız olmasaydı bugün ne ben, ne bu koca konak, ne de siz olurdunuz!” diye bağırdı...
Ne fırtınaydı ama. Hava gittikçe soğumuştu ve kendisinin adım atacak hali kalmamıştı. Bir kayanın üstünde devrilip kaldığında ölümü tam yanında hissetmişti. Şehadet bile getirmişti bayılmadan önce. Sarı Kız, izin vermemişti ölmesine. Yüzünü yalayarak, vücudunu itekleyerek onun uyumasını engellemişti. Zor da olsa düşe, kalka bir mağaraya sığınarak kurtulmuşlardı. Sarı Kız kurtarmıştı onu ölmekten...
Türkan; “Yemek hazır!” diye seslendiğinde neredeyse ağlamak üzereydi. Bastonuna dayana dayana evin merdivenlerine vardı. Gelini, koluna girerek onu eve çıkardı. Masa kurulmuştu, herkes onu bekliyordu. Yeri, masanın en başındaydı her zaman. Sandalyesine doğru yürürken; “Sarı Kız olmasa, bu ev de olmazdı, siz de olmazdınız.” dedi.
Herkes birbirine bakışıp gülüştü. Torunlarından biri; ”Sarı Kız, sevgilin miydi dede?" deyince “He he diye cevap verdi Maho Ağa; “Sarı kız sevgilimdi. Sizin gibi eşekleri doğurdu…”
Editör: Hamit Gözümoğlu















































