SANDIKTAKİ DÜĞÜM
Her şey o gün başladı, şehrin kalabalığında küçük bir kızın kaybolmasıyla. Bedeni, dağ yoluna tırmanan patikadaki çöp bidonunda morarmış hâlde bulundu.
Şehrin polis şefi, deneyimli dedektifleri bu cinayetin sırrını çözmekle görevlendirmişti. Her yer didik didik aranmaya başlanmıştı, deliller dikkatlice toplanıyordu.
Cesedin bulunduğu çöp konteynerindeki kutular ve poşetler tek tek incelendi. Birden gözüne eski bir sandık ilişti, âdeta düğümü çözmek için hazır bekliyordu.
Dedektif sandığı dikkatlice açtı. İçinde bulduğu düğme, cesedin avucundaki düğmenin bir parçasıydı. Yanında ise buruşuk bir kâğıt parçası vardı.
Dedektif, dikkatlice düğmeyi ve buruşmuş kargo teslim fişini eline aldı; sakin bir şekilde okumaya başladı. Adres, tepedeki eski bir malikâneyi gösteriyordu. Ekip hazırlanıp arabayla dağ yoluna doğru yola çıktı. Ormanın yeşili, griye dönmüş tepeye çıktıkça daha da grileşmişti. Ormanın örtüsünü sis kaplamış, görüş mesafesini düşürmüş; yol bile tam net görünmüyordu.
Yolun virajında, eski malikâneyi görecek şekilde yakın bir yerde araçtan indi. Ekibine araçta beklemelerini ve aksi bir durum olursa telsiz sinyaliyle hızlıca hareket etmelerini söyledi.
Eski malikâneye dikkat çekmemek için yalnız, ormanın içinden, ağaçların arasından gitmeyi planlamıştı. Biraz yürüdükten sonra malikânenin ahşap, eski kapısına, duvardan sarkan sarmaşıkları siper ederek yaklaştı. Soğukkanlılığını koruyordu. Yavaşça kapıya varıp içeri kolaçan etmeyi düşünürken kapının önünde çöplükteki sandığın benzerini gördü.
Ellerini cebinden çıkardı.
Hava keskin, puslu ve soğuktu. Elini sandığa doğru yaklaştırırken heyecanını yenmeye çalışıyordu.
Acaba sandıkta ne vardı?
***















































