ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 16-02-2026 19:48   Güncelleme : 16-02-2026 23:38

Sahibini Arayan Oyuncak / Kenan Gül

Kenan Gül -SAHİBİNİ ARAYAN OYUNCAK

Sahibini Arayan Oyuncak / Kenan Gül

SAHİBİNİ ARAYAN OYUNCAK

Bitmez sanılan yolların sonuna gelindiğinde, korkmadan aç avuçlarını. Binlerce emek vererek topladığın herşey yerindeyse sevin.
Tüm sermayen hâlâ ellerinde.

  "Yine daldın gittin.”

Eşinin sesiyle pencerenin kenarına yasladığı başını kaldırdı. Elinde çayla gelen kadına bir şeyler söylemek istedi.

Ancak dudaklarındaki kuruluk, düzgün cümle kurmasına engel oluyordu. İçinden “En iyisi şimdilik susmak.” diye geçirdi. Zoraki bir gülümsemeyle aldı bardağı. Sessizliğin tek haşara çocuğu, bardağın içinde kendince dans eden çay kaşığıydı. O da yorulup çay tabağındaki yerini aldığında, tüy kadar hafifleyen odada ahşap duvarlardan yansıyan sadece sıcak demin yudumlanmasıydı.

İkinci bardaklar da bitmişti. Odanın içindeki hava ağırlaşmaya başlayınca yine sessizliği bozan kadın oldu.

"Yağmur durdu. Biraz camı açayım. Toprak mis gibi kokar şimdi."

“Olur.” anlamında başını salladı. Kadın, yaşından beklenmeyecek tezcanlılıkla davrandı. Pencere açılır açılmaz içeri giren hafif rüzgarda yaşlı adamın önünde öbeklenmiş ahşap yongaları uçuştu. 
Kadın gülümsedi.

"Hâlâ onunla uğraşmaktan yorulmadın mı, bu kaçıncı? Daha önce yaptıkların sandıkta yaşlanmaya başladı. Bu kadar anlam yükleme artık."

Anlam yüklemek miydi bunun adı yoksa hasretin küçük bir ahşap parçasında şekil bulmuş hali miydi? Tam “Sen nerden bileceksin be kadın?” diye diklenmek istedi ancak bu hasretin yarısının da onda yangın olduğunu çok iyi bildiği için sustu. Kadının gülümseyen gözlerine hapsolmuş o sinsi hüzün içini acıtmıştı.

Ellerinden tutup yanına çekti. Kadının başı şimdi onun dizleri üzerindeydi. Ellerindeki titremelere aldırış etmeden büyük bir sevecenlikle ağarmış saçlarını okşamaya başladı. Bir ara parmakları kadının gözlerine değdi. Ağlıyordu. Yağmur susmuştu ama kucağındaki kadını ağlıyordu. Binlerce "acaba" geçti, düşünmekten yorulmamış beyninden. Yine de her "acaba” sonu açılmayan kapıda eriyip kayboluyordu.

Kapının üzerindeki alaturka çıngırağın sesiyle kendilerine geldiler. Hava kararmış, pencereden içeri giren akşam rüzgarının etkisi odayı iyice serinletmişti.

Bir an duraksadılar. Kendilerine gelmeye çalışıyorlardı. Çıngırağın sesi yinelendiğinde adam yerinden kalktı. Kadına dönerek: "Bu saate hayırdır, ben bakayım. Sende şu ocağa iki odun atıver." dedi. 

Cevap beklemeden kapıya yöneldi. Hiçbir korku emaresi göstermeden kapıyı açtı. Torunu bir heyecanla boynuna atladı.

"Dede, biz geldik!”

Torununa sıcacıcık sarılan adam, onu kucağına alıp oturdukları odaya yöneldi.

Peşlerine takılan oğlu biraz sitem ama çokça sevgiyle eşinin kulağına eğilerek: "Gördün mü, torununu görünce bizi unuttu." diye gülümseyerek konuştu.

Şimdi odanın içindeki sessizlik, küçük çocuğun afacan sesiyle tatlanıyordu.

Her şey tamam mıydı acaba?

Yaşlı adamın kucağına taht kurmuş çocuğun gözleri, sedirin üzerinde öbeklenmiş ağaç yongalarının içindeki şeye kaydı. Birden el çırpmaya başladı.

"Geleceğimizi nereden biliyordun ki bana oyuncak yapmaya başladın? Aslan dedem benim!"

Ne diyeceğini bilemeyen yaşlı adam, gözlerine inen sisin ardından kısık sesle konuşmaya başladı.

"Bilmiyordum yavrum. O oyuncak henüz bitmedi. Hem ben sana daha önce birçok oyuncak yapmıştım.”

"Olsun, bu da benim olamaz mı?"

Yaşlı adam yine sessizliği seçti. “Hayır olamaz; bu senin ağabeyinin…” diyememenin acısı şu an kaldıramayacağı kadar büyüktü. Oğlu durumu kavradı. Babasının kucağındaki çocuğunu yumuşakca alıp yere bıraktı.

"Hadi sen annenle nenenin yanına git. Bir bak bakalım nasıl güzel yemekler hazırlıyorlar. İyice öğren, sonra gelirsin." diyerek odadan dışarı yönlendirdi.

Çocuğun dışarı çıkmasıyla sedirin üzerine oturmuş babasının ellerini avuçlarının içine aldı. Elinden geldiğince yumuşak kelimeleri bulabilmek amacıyla bir süre sustu. Sonra,

"Baba… Biliyorum ama o artık yok. Onu kaybedeli sekiz sene oldu. Neden hâlâ kabullenemiyorsun? O, yok baba; acısı içimizde, beraber yaşadık. O günleri babası olarak nasıl yaşadığımı bir ben bilirim. Oğlumun sevgisini, acısını içimizde yaşatıyoruz. Ama artık burada yok baba.”

Babası anlamsız gözlerle onu dinliyordu. Yo, hayır! Dinlemiyordu aslında, sadece kelimelere elbise biçiyordu. Genç adam devam etti.

"O günler geçmedi baba; kerelerce ezildik, üzüldük, silkelendik. Ayrılığın eşiğinden, intiharın kapısından döndük. Bitmek bilmeyen karanlıkta yaşadık. Ama sonunda kabullendik. Yeni bir çocuk sahibi olabilme duygusu bile itici ve korkunçtu."

Genç adam pencere kenarına kadar gitti. İçeriyi kaplayan yorgun havadan kurtulmak için pencereyi aralayıp başını dışarı çıkardı. Birkaç derin nefes aldıktan sonra yeniden odanın yeisli ortamına döndü.

 "Artık hiçbir zaman yanımızda olmayacak olan torununa oyuncak yapmaktan vazgeç. İçimiz yangın yeri. Zor ama bu torununu da yakma baba. Bırak artık. Bu oyuncağı da ver. Gel onu kırma."

Yaşlı adam sessizliğini bozdu.

"Bu benim kendimle oynadığım sessiz bir oyun. Anneni bile dahil etmedim bu oyuna. Hem ben küçük torunumu hiç ayırmadım ki. Hepsinden iki tane yapmıyor muyum? Birini ona vermiyor muyum?"

 "Bütün bunları biliyorum ama artık lütfen bir tane yap. Üzme artık kendini. Üzme artık kendinle beraber bizleri…”

Yaşlı adam ilk kez acıyan gözlerle oğluna baktı.

 "Üzülme, üzülmeyin… İki tane yapıyorum. Biri sahibinin kokusuyla şekillenen diğeri ise sahibine hiçbir zaman ulaşamayacağı için bitemeyen... Bak bu oyuncak bitemiyor! Daha önce bitiremeyip sandığın bir köşesine sakladıklarım gibi. Bunu anlamak çok mu zor?”

Genç adamın babasına verebileceği tüm cevaplar bitiği için sustu.

Belki de her şeyi gecenin ardına sakladığı unutkanlıklara bırakmak iyi olacaktı.

Gün, aslında her zamankinden farklı aydınlatmamıştı yaşlı evi. Ancak küçük çocuğun sesi dışarıdan gelen kuş sesleriyle yarışacak kadar neşeliydi. Heyecanla babasına koştu. Elindeki ahşap oyuncağı ona göstererek:

"Bak, dedem yapmış! Aynısından iki tane oldu. Şimdi onları yarıştırırım artık."

Perdelerin arasından içeri sızan gün ışığı,
genç adamın yüzünde huzur dolu bir yansıma bıraktı. Babasına teşekkür etmek için hemen büyük odaya geçti. Kahvaltı telaşındaki annesi ve eşinden başkası yoktu. Merakla sordu.

"Babam nerede?”

Annesi, hüzün ve mutluluğu aynı anda içinde barındıran ses tonuyla cevapladı.

 "Yıllar sonra ilk kez torununun mezarına gitti. Gelir birazdan."

Geldi. Elinde küçük bir tahta parçası vardı.

Kahvaltı sofrasına otururken torununu kucağına aldı.Saçlarını okşarken kulağına fısıldadı.

"Bundan çok güzel bir oyuncak yapacağım.

Sadece sende olacak."

***

Editör: Nevin Bahtışen

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi