ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 06-07-2025 23:59   Güncelleme : 07-07-2025 00:47

Örümcek / Hasan Öztürk

Yazan: Hasan Öztürk -ÖRÜMCEK

Örümcek / Hasan Öztürk

ÖRÜMCEK

Elinde değnek, sırtında çaprazlamasına asılmış bir tüfek olan bir adam bekliyordu yolun kenarında. Bir araba da adama doğru geliyordu. Araba iyice yaklaşınca adam silahını eline alarak diğer eliyle işaret edip arabayı durdurdu, sanki eşkıya yol kesmiş gibi... Ardından da arka kapıyı açıp bindi; sürmesini söyledi, şoför de devam etti. Araçta iki kişi daha vardı. Biri ön koltukta, diğeri arka koltukta...

Zaman; 90’ların başı, cep telefonlarının daha bulunmadığı yıllar… Mobil olarak en iyi iletişim, araç telefonlarıyla… Bir de kısa mesafelerde telsizle… Mümtaz ustayla çırağı bir beyaz eşya servisinde çalışıyor, Mustafa da kullandıkları aracın şoförlüğünü yapıyordu. O günkü rutin servislerini bitirdikten sonra geri dönüyorlardı. 

Merkezden arayıp onları adama yönlendirmişler; adamın onları karşılayacağı, ne söylerse yapmaları gerektiği, görüp duyduklarını ise kimseye anlatmamaları tembihlenmişti.

Arabanın önünü kesen adamın tarifiyle ilerliyorlardı artık. Bir süre yol alınca otlaklar görünmeye başladı. Bir süre daha gidince de otlayan hayvan sürüleriyle sürüleri koruyan bekçi köpekleri... Sürünün birine yaklaşınca adam, geldiklerini söyleyerek anlatmaya başladı. “Köpekler üç gündür huysuz, bir yerlere gidip sürekli havlıyorlar. Çağırıyorum çağırıyorum gelmiyorlar, uzun süre onları bekliyorum. Ne olur bir çare!”

Hayda! Onlarla ne alâkası var? Bunun için beyaz eşya servisi aranır mı? Köpeklerde sorun varsa veterinere götürmesi gerekmez mi? Ya da veterineri oraya çağırması...

İlginç bir olayla karşı karşıyaydılar. Onların yapabileceği bir şey değildi ama onları şef yönlendirmişti. Hatta sadece Mümtaz ustayı… Mümtaz usta köpekleri veterinere götürmesini tavsiye etti ama adam itiraz ederek “Öyle değil, anlatınca bana hak vereceksin,” dedikten sonra sustu. Yan gözlerle şoförle çırağa bakmaya başladı. Belli ki onların yanında konuşmak istemiyordu. Mümtaz usta da durumu fark edip dışarı çıkabileceklerini söyledi. Çırakla şoföre de arabada beklemelerini… Onlar onaylayınca adamla birlikte inip ormanın kenarında otlayan hayvan sürüsüne doğru yürümeye başladılar. Adamın anlattıklarından sürünün çobanı olduğu anlaşılıyordu.

Bekçi köpeklerinin havlamaları arasında sürüye biraz yaklaşınca çoban onu ormana yönlendirdi. Bir ağaç dibine oturunca da anlatmaya başladı. “Ben yazları dağda kalıyorum, bazen de geceleri dışarıya çıkıp dolaşıyorum. Üç gece önce yine dışarıya çıktım; dolaşırken köpekler fırlayıp gitti, merak edip peşlerinden gittim. Az gidince kırmızı-mavi bir ışık yansıması gördüm ve jandarma gelmiş olabileceğini düşünerek ağaç dallarına gizlene gizlene ışığa doğru yürüdüm. Işığa iyice yaklaşınca havada tepsi büyüklüğünde bir cisim gördüm. Fakat uçmuyor, havada öylece duruyordu. Çok geçmeden gözden kayboldu; fakat uçmadı, büyük ihtimalle düştü. Bence köpeklerin huysuzlanmasının sebebi bu, yere düşen o cisim.”

Çoban, büyük ihtimalle televizyonda uçan daireli bir film seyretmiş, etkisinde kaldığından gördüğünü sanmıştı. İyi de kendisi ne yapabilirdi? Gerçek olsa bile… Şef, ona güvendiğini söylemişti ama onun elinden bir şey gelmezdi ki!

Mümtaz usta bu tip olayların gökbilimcilerin yetkisinde olduğunu, onlara haber vermesi gerektiğini söyledi ama çoban ona da itiraz etti. “Ben bilmiyor muyum nereyi arayacağımı? Onları ararsam jandarma gelir, başım belaya girer. Tekrar söylüyorum, yardım edecekseniz edin, yoksa gidin!”

Mümtaz usta, “Biz buraya yardım için geldik, fakat geç oldu. Yarın gündüz gözüyle baksak daha iyi olmaz mı?” dedi, ama adam köpeklerin sürüye bakmadığı gerekçesiyle işi o gece çözmeleri konusunda ısrar ediyordu. Haklıydı, dağda köpek olmazsa hayvanı zapt edemez, tehlikelere karşı koruyamazdı.

Peki, jandarmadan neden çekiniyordu? Mümtaz usta bunu da sorunca adam, “On sene kadar önce buralarda defineciler yakalandı. Ben de buralarda hayvan güdüyordum. Jandarma benden de şüphelendi, günlerce sorgulandım. Bu olaydan sonra ne zaman define haberi çıksa aynı muameleye maruz kalıyorum. Jandarmaya haber verirsek bana ön yargıyla bakabilirler.”

"Anladım ağabey, geçmiş olsun! Biz çözelim. Peki ne yapabiliriz? Işığı nerede gördün?"

"Gittiğim yerlere baktım; bir şey bulamadım, uzaklaşmış olmalı. Bence şöyle yapalım: Karanlığı bekleyelim, karanlıkta ışığı yakalar, yerini öğreniriz."

Mümtaz usta, çobanın teklifini kabul etti, onunla birlikte beklemeye başladılar. Hava kararmaya başlayınca köpekler havlayarak fişek gibi fırlayıp gittiler. Çoban da yine başladığını söyleyerek silahını eline alıp köpeklerin arkasından fırladı, o da peşinden… Fakat hava giderek kararıyor, karanlık iniyordu. On beş yirmi dakika kadar gittikten sonra tamamen karardı; onlar da yavaşlamışlardı, artık karanlıkta ilerliyorlardı.

Bir iki adım daha gidince çoban el fenerini çıkararak yollarını aydınlattı. Az daha gidince köpeklerin sesi yükselmeye başladı. Galiba önlerinde bir tepe vardı ve tepeyi çıkmaları gerekiyordu. Biraz daha ilerleyince tahmin ettiği gibi tepeye tırmanmaya başladılar. Tepe çok dik değildi ama çık çık da bitmiyordu. Yarım saat kadar çıkınca köpeklerin sesi yaklaşmaya başladı, az kalmıştı sanki.

Biraz daha ilerleyince köpeklerin yanına ulaştılar. Oldukları yer nispeten düzdü. Fakat az ileriden de köpek sesleri geliyordu. Biraz daha gidince diğer köpeklere de ulaştılar. Köpekler bir uçurumun kenarında durmuş, havlıyorlardı. Büyük ihtimalle biri uçurumdan düşmüştü ve çobanın bahsettiği ışıkları yakarak yardım istiyordu. Görünüşe göre durum ciddiydi ve uçurumdan düşen kişiye yardım etmeleri gerekiyordu, hatta başarabilirlerse kurtarmaları, başaramazlarsa da yardım istemeleri...

Alelacele çobanın elinden feneri alarak uçuruma doğru tuttu ama orası uçurum değil, en az bir metre çapında bir çukurdu. Dikkatlice çukura yaklaşarak dizlerinin üzerine çöktü ve feneri çukurun içine tuttu, fakat çukurun dibi çok genişti. Sanki yeraltı şehri gibi... İçeride taştan yapılmış eşyalar görünüyordu. Taht benzeri bir oturak, önünde uzunca bir masa, masanın kenarlarında da birkaç tane sandalye tarzı oturak...

Fakat derinliği en az otuz metre vardı ve bir insan düşmüş olsa canlı kalması imkânsızdı. Hem de herhangi biri görünmüyor, hiçbir ses duyulmuyordu. Fakat o ne? Taştan yapılmış oturakların yanında siyah renkli devasa bir yaratık vardı. Görünüşü örümceği andırıyordu hem de dev gibi… Gövdesinin çapı en az otuz santim vardı, bacak uzunlukları da en az yirmi santim… Fakat sadece bir tane görünüyordu, görünmeyenler de varsa içerisi devasa örümceklerin yuvası olabilirdi. Büyük ihtimalle de zehirlilerdi ve içeriye düşen birini ısırıp öldürmüş olabilirlerdi.  

Hem yükseklik hem de örümcek veya örümceklerin varlığı içeride insan olmadığını gösteriyordu ya da canlı olarak... İyi de ışık ne alâka? Hem neden o anda görünmüyor? Büyük ihtimalle içeride bir ışık kaynağı vardı ve belli aralıklarla parlıyor, sonra önüne yılan-fare gibi bir engel çıkıyor, ışığı engelliyordu.

Muhtemelen çoban o ışığı görmüştü ve göz yanılması olmuş, havada gördüğünü sanmıştı.
Mümtaz usta içeride bir şey olmadığını, göz yanılması olmuş olabileceğini söyledi ama çoban dinlemedi. Yıllardır oradan gelip geçtiğini, üç gün öncesine kadar öyle bir şey olmadığını, köpeklerin huysuzluk yapmadığını söyledi. Çoban haklıydı ama onun yapabileceği bir şey yoktu, varsa da hemen değil, aydınlıkta… Örümcek veya örümcekler ona zarar vermezse tabi...

Mümtaz usta ertesi gün gündüz gözüyle gelmelerinin daha iyi olacağını söyledi ama çoban o gece çözmeleri konusunda ısrar ediyordu. Mümtaz usta şöyle diyor yok, böyle diyor olmuyor; çoban aynı sözünde diretiyordu. Mümtaz sonunda, “Ağabey, içeride yeterli oksijen yoksa nefessiz kalıp ölebiliriz, gerekli teçhizatları ayarlayıp yarın gelelim. Hem de başka bir giriş bulmaya çalışalım, burası çok yüksek, buradan giremeyiz. Hem de örümcekler var, onların saldırısına uğrayabiliriz. Yarın gündüz gözüyle tedbirli gelelim." dedi. 

Çoban hâlâ itiraz ediyordu ama nefessiz kalıp ölebilecekleri ihtimaline karşı ikna oldu ve geriye dönerek az önce çıktıkları tepeden aşağıya inmeye başladılar. Köpeklerin kimisi çukurun yanında durup havlamaya devam ediyor kimisi de onlarla geliyordu ki yüksek sesle havlayarak fişek gibi fırlayıp gittiler. Fakat o da ne? Çobanın bahsettiği ışık, gecenin karanlığına meydan okurcasına yanıp yanıp sönüyordu. Kırmızı-mavi bir ışık… Sanki imdat çağrısı gibi… Telaşla, “Ağabey, galiba biri çukura düşmüş, onu kurtarmamız lâzım. Belki ağır yaralı belki de ölmek üzere. Böyle durumlarda saniyeler bile önemliyken korkmanın anlamı yok; jandarmaya haber verelim, gelip kurtarsınlar,” dedi ama çoban ısrarla reddediyordu. Peki ne yapacaktı? Çobanın korkusu yüzünden içerideki kişi ölecek miydi? Anlattığına göre üç gündür mahsurdu. Belki de daha fazla...

Mümtaz ustanın tüm ısrarlarına rağmen çoban Nuh deyip peygamber demiyordu. Mümtaz usta da ısrarından vazgeçti. Dağın başındalardı çünkü karanlıkta, savunmasız… Eğer çoban kızar da bırakıp giderse dikilip kalacaktı. Hem de çoban silahlıydı ve kızarsa ona zarar verebilirdi.

Tekrar dönerek tepeden aşağıya indiler. Düze inip arabaya yaklaşınca çobanla ertesi sabah aynı yerde buluşmak üzere anlaştıktan sonra çoban ayrıldı. Mümtaz usta da hızlıca arabaya binerek şoföre devam etmesini söyledi. Çobanın göremeyeceği kadar gidince de durmasını... Şoför arabayı durdurunca da araç telefonundan şefi arayarak gördüklerini anlattıktan sonra jandarmaya haber vermeleri gerektiğini ama çobanın bunu istemediğini, fakat haber vermezlerse içerideki kişinin mağdur olabileceğini, hatta ölebileceğini söyledi. Şef de kabul etti. Sırada jandarma vardı. Onları arayarak çobanla ilgili kısmı atlayıp yoldan geçerken bir ışık gördüklerini, ışığın belirli aralıklarla yanıp söndüğünü, birinin yardım istediğini tahmin ettiklerini, gece olduğu için kendilerinin bir şey yapamadığını, gelip müdahale etmelerini söyledi. 

Jandarmayla da anlaştıktan sonra bulundukları yeri tarif etti. Telefonu kapattıktan sonra da jandarmayla konuştukları dışında hiçbir şey bilmediklerini, sadece ışık gördüklerini söylemelerini istedi. Arkadaşları kabul edince de beklemeye başladılar.

arım saat kadar geçince jandarmalar geldi ve komutan, arayanların onlar olduğunun teyidini aldıktan sonra anlatmaya başladı. O çevrede kaçak kazı yapan define avcıları olduğunu, yurt dışından dron getirterek kaçakçıları havadan izlediklerini, dronun üç gece önce kaybolduğunu, dronda otomatik sinyal yayan bir cihaz olduğunu ve belirli aralıklarla sinyal yayarak ışık saçtığını, gördükleri ışığın dronun ışığı olduğunu, üç gündür onu aradıklarını söyledi. Mümtaz usta da rahatladı çünkü çukura düşen kimse yoktu. O çukuru da define avcıları açmış olmalıydı. Jandarma komutanı bunları söyledikten sonra dronu buldukları için onlara teşekkür ederek gidebileceklerini söyledi. Onlar da arabaya binerek hareket ettiler. Az gidince Mümtaz usta, “Ağabey, sen dronun ne olduğunu biliyor musun?” dedi. Şoför, “Adını duydum ama hiç görmedim. Bildiğim kadarıyla yarım metre civarı büyüklüğünde bir insansız hava aracı olması lazım. Dört tane ayağı olduğunu, ayaklarının köşelerden dışarıya doğru uzandığını duydum. Üstten bakıldığında görünüşü dev bir örümceğe benziyormuş.”

Mümtaz usta, “Anladım ağabey,” dedikten sonra sustu. Araç ilerliyor, Mümtaz usta da dronla örümcek arasında gidip gelerek sessizce gülümsüyordu.

Editör: Nüzhet Ünlüer

EditörEditör