ARTIK GELSE NE FARK EDER İBRAHİM
İkimizin, el ele asla gidemeyeceği bir yerden son defa yazıyorum ona.
Ve gidiyorum...
Bir daha kavuşma ihtimalini gömdüm bu gece.
Ve bu gece, son gece.
Bin sene bekledim İbrahim, onu içimde.
Bin sene, on bin sene, yüz bin sene.
Özledim de utandım söylemeye.
Umutlarımı toprağa verdim.
Artık gelse ne fark eder İbrahim,
gelmese ne?
Mülteci çocuklar gibi özledim.
Sıcak bir somun ekmeği özler gibi,
uçan balonları gözler gibi.
Biliyor musun?
Annemle babam uçtular benim gökyüzüne.
Öksüz kaldım ben, İbrahim.
Bir tek o var diyordum.
O da dönmedi işte.
Çocukluğumla birlikte
oyuncaklarımı da kurşuna dizdiler benim.
İçimdeki çocuk da gitti onunla birlikte.
Artık geri gönderse ne?
Oyuncak ayımı özlediğim gibi özledim.
Bin sene, on bin sene, yüz bin sene.
Utandım da söyleyemedim, İbrahim.
Sustum, yuttum kelimelerimi içime.
Çok bekledim, aşkı hatırlar mı diye.
Hayallerimizi de gömdüm.
Bu son gece.
Artık gelse ne fark eder İbrahim,
gelmese ne?
Nasıl anlatsam bilmiyorum.
Büyüdüm ben onu beklerken.
Çocuk kalbim bir mayına bastı.
Öldüm, İbrahim ben.
Karanlık gecelerde izli mermileri seyrettim,
gökyüzünde yıldızlar gibi.
Kaç bomba infilak etti de bu gönlümde?
Her şey paramparça oldu, bir o kaldı yerinde.
Bekledim onu, ben durdum sözümde.
En son mutluluğu da gömdüm bizimle birlikte.
Bizi gömdüm bu gece.
Artık gelse ne fark eder İbrahim,
gelmese ne?
Anladım, dönmeyecek, gelmeyecek.
Aklımın iplerini saldım,
göğe yükselmiş bir uçurtma gibi onunla birlikte.
Bir sonbahar kadar borçlusun.
“Yere düşen her yaprak kadar suçlusun.”
diye söylendim.
Onu beklemek mi?
Tükenmek mi desek, İbrahim?
Aslında hiç kolay olmadı.
Kalbini, kalbin kabul ettiğin biriyle gömmek.
“Başın sağ olsun.” demek kendine.
Yarım kalan bu hikâyeyi, kırgınlıklarımı
ve de bu aşkı defnettim ben bu gece.
Artık gelse ne fark eder, gelmese ne?
İki damla gözyaşı dökse ne İbrahim,
Dökmese ne?
***













































