ON YEDİ EYLÜL
Sokağa çıkma yasağının olduğu yıl, takvimler 17 Eylül 1980'i gösteriyordu. İhtilal olmuştu. İhtilal ne demek, onu da bilmiyordum hiç duymamıştım. Zor günler yaşamıştık o dönemlerde. Uzun sürmüştü. Kurunun yanında yaşın da yandığı günlerdi. İş çıkışı seni de almıştı polis hiçbir gerekçe göstermeden. Bir yıl hapis yatmış ilk mahkemede serbest bırakılmıştın. Bot giymenin suç sayıldığı, bıyığın şekli ve sırtındaki montun renginden hangi siyasi görüşün tarafı olduğunun anlaşıldığı günlerdi. Allah bir daha göstermesin.
Seninle yaşadığımız tartışma sonrası aramızdaki kırgınlığı bitirmek üzere ikimizi de tanıyan bir yakınıma gitmiştim. Üç gün geçmişti gelişimin üzerinden, saat gece on buçuğu gösterirken elinde kırmızı gülle kapıda belirmiştin. Yüzünde kocaman gülümsemeyle bir şey yaşamamışız gibi ağzın kulaklarına varmış sırıtıyordun.
Her zaman rahat olurdun, alkol aldığında ise biraz da sorumsuz… Cesaret verirdi o meret sana. Ne dediysem söz dinlemedin; ikna edememiştim seni, geceyi misafir kaldığım evde geçirmemiz için. İki ayağımı bir pabuca sokmuştun yine; apar topar çıktık evden, yarım yamalak vedalaşmanın, özür dilemenin ardından.
Koşar adım yokuş aşağı Üsküdar Vapur İskelesine ilerliyorduk son vapura yetişmek için. Sirkeci'ye geçecektik, ardından da tren garına… O zamanlar vapur da tren de kömürle çalışır, hareket ettiklerinde uzun uzun düdük çalar, gökyüzünde kömürün dumanından bulutlar oluşurdu.
Belli bir saatten sonra herkes evine çekilir sokaklarla caddeler, sokak hayvanlarına kalırdı. Hatırlıyor musun, ikimiz de tıknefes olmuştuk koşarken. Yine de işe yaramamış son vapuru bir adım mesafeyle kaçırmıştık.
Saat on bir olmuştu, öylece kalakaldık iskelede. Hava soğuktu, koşarken terlediğimden vücudum soğudukça ben daha çok üşüyor titriyordum; ayrıca sana da çok öfkeliydim. Senin kabanın kalındı, alkollü olduğundan üşümüyordun ya da hissetmiyordun. Belki de suçluluk duygusuyla bir şey demedin, sesin çıkmıyordu; askerlerden çekinmiş de olabilirsin. Seni anlamak, seninle konuşmak zordu o hâldeyken. Saat başı iki asker iskelede yer değiştiriyor; içeridekiler dışarıya, dışarıdakiler de içeriye giriyorlardı. Onlardan biri hâlimize acıdı, kesin "bana" acımıştır… Bizi, iskelenin içine bekleme salonuna almaları için diğerlerine talimat verdi; belli ki onun rütbesi üstündü… Hiç anlamam apoletten.
Kapıdan içeri girer girmez salonun tam orta yerindeki sacayak bacaklı (üç demir ayak) devasa döküm sobanın sıcağı yüzüme vurdu. Küçücük camından görünen alev, çıtır çıtır yanan odunların sesi, duyduğum en güzel sesti o gece. Karşılıklı konmuş boyaları yer yer dökülmüş tahta banklardan birine oturduk; ağzını bıçak açmıyor hiç konuşmuyordun. İkimiz de sıcaktan gevşemiştik. Benim titremem geçmişti, başımdaki bereyi, boynuma sardığım kaşkolu çıkardım. Kafamı kaldırıp senin yüzüne baktım, gözlerin kapanmak üzereydi. Her zamanki rahatlığınla napa montunun tüylü yakalarıyla kulaklarını kapatıp başını omzuma yaslamıştın.
Göz kapakların ağırlaşmış uyku iyice bastırmıştı sıcağın etkisiyle. Uyumakla uyumamak arası gözlerin yarı açık yarı kapalıydı, tedirginlikten uyuyamamıştın. Etrafa göz gezdirip duvarlarda asılı Türk Bayrağı'nın güneşten solmuş rengini, dökülen külleri, etraftaki yanık izlerini anlatmıştın.
Kocaman maşanın, odunların konduğu yağ tenekesinin kenarına iliştirilmiş olması da gözünden kaçmamış, şaşkınlıkla bana göstermiştin. Tahta bankın üzerinde benim uyanık, senin omzumda uyuyarak geçirdiğin o gece; seni bırakmaya karar verdiğim veda gecemiz olmuştu. Kararımı eve gittiğimizde söyleyecektim. Bu yaptığın ilk hata değildi; sabrımı taşıran son damla evliliğimizi bitiren hareket olmuştu. Huylu huyundan vazgeçmiyor, bildiğinden saşmıyordu tıpkı senin gibi.
Yıllar sonra seni, başkalarından dinledim. 17 Eylül bahanesiyle Avrupa’ya gitmiş, orada da bir baltaya sap olamamışsın; sen, yine aynı senmişsin. İnsanlar değişmiyor, istiyorsan sen onlara uyum sağlıyorsun.
***













































