ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 10-09-2022 20:18   Güncelleme : 10-09-2022 20:29

Niyazi Amca Kömür Deposunda

Yazan: Ahmet Suat Düzgün - NİYAZİ AMCA KÖMÜR DEPOSUNDA

Niyazi Amca Kömür Deposunda

NİYAZİ AMCA KÖMÜR DEPOSUNDA

Sabah koyu renk gözlerini açtığında hayatta olduğu için bir kez daha şükrediyordu. Onca çocuk sahibi olmuş bir insan için yataktan kalkılan her saat geçti.

Mahallede genelde en az herkes dört beş çocuk sahibiydi. Sanki iki ya da tek çocuklu ailelere iyi gözle bakılmıyordu da ondan bu alt limit gibi görülen dört çocuk sayısı aşılıyordu. Koca bedenini sarmalayan atleti oraya buraya dönmekten bazı yerlerinden yırtılmıştı ve bunu hemen yanında yatan eşi Zinnet teyze görmüş onu dert etmemesi gerektiğini anlatacak bakışları atıp tekrar sırtını dönüp yatmaya koyulmuştu. Çok kaliteli iç çamaşırları ve yeni üst başı olduğundan bunu dert etmemişlerdi.

Dene Niyazi amca günün ilk ışıklarında uyanır alnı beyaz kahverengi tonlarındaki atlarını tımar etmeye giderdi. Onlarla şefkatli, koca ellerini alınlarına sürterek merhabalaşırdı. Boyunlarında asılı yemliği çıkarır içerisini bir güzel çırpar kenara kaldırırdı. Atlarının saçlarını özel fırçası ile taradıktan sonra boyunlarına kondurduğu öpücükle onlara ne kadar minnet dolu olduğunu gösterirdi. Saman pazarında büyük vakit harcayıp atları için aldığı boncuk kolyelerini de takmıştı boyunlarına.

Az ileride mahallenin bitimindeki yeşil Camii’nin köşesinden diğer geçen at arabalarını görünce içini çeker yine kaptırdığı bir nakliye olabileceğini düşünerek sağ bacağını döverdi. Atları oldukları yerden alıp dışarıdaki arabaya teker teker çıkarır bağlar sonra hiç atların sırtında kullanmadığı kırbacını gökyüzünde şaklatır, atlar bu işaretten sonra yola koyulurdu. Biz çocuklar ise pusuda Dene Niyazi Amca’nın ahırdan çıkışını kollar araba ile camiinin bitişiğine kadar at arabasına takılır tam camiinin kenarında atardık kendimizi hızlı olmayan arabadan. 

Camiden sonra demirciler sitesi dediğimiz yer mevcuttu. Az ilerisi ise mobilyacılar sitesi. Ankara’nın gözdesi bir yerdi. O kadar büyük birkaç mahalleden oluşan bu yer sadece mobilyacılar için ayrılmıştı. Mobilyacılar ile demirciler sitesi arasına Samsun e–5 karayolu sınır çekiyordu. Demirciler sitesi bize daha yakın olan kısımda kalıyordu.

Mobilyacılar sitesi ise kocaman bir ilçe büyüklüğünde ve karmaşıktı o yaşta çocuklar olarak bize. Özellikle arada Samsun yolunun oluşu ve bitmek bilmeyen giden gelen araçlar kamyonların trafiğinde oradan karşıya geçmemize müsaade etmiyorlardı. Bir şey söyleyecek olsak ağzımızın ortasına tokadı yiyorduk. 
 ‘‘Bu yoldan ne aydınlığa ne de sitelere gidilmeyecek! O kadar bacaklarınızı kırarım! ’’diyordu annelerimiz.

Aileler onca zorluk içerisinde besleyip büyüttükleri çocuklarını trafiğe kurban vermek istemiyordu. Tüm mesele elbette bundan ibaretti. Ancak bu laflardan sonra o kadar geniş bir aileye mensup olunca insan hangisinin peşinden gidip de durduracağını bilemiyordu. Durum şuydu: Hepimizi Allah’a havale etmişler, evlerde öğlen ve akşam için yemek pişiriyorlar, dışarda mantızlar üzerinde kurdukları ateşler üzerinde kazanlarda su kaynatıp kirlileri yıkıyorlardı. Herkes kendi evinin önüne gerdiği uzun iplerle mahallenin geçiş güzergâhı falan dinlemeyip atlet, külot ne var ne yok asıyorlar yukarıdan aşağıdan gelen geçenler bazen ister istemez bizim atletlere külotlara kafalarını çarparak elleri ile aralayarak geçiyorlardı.

Kısa bir süre önce aldığı at arabası ehliyetnamesi ile yapacağı işlerin önünde engel kalmamıştı. Kömür ardiyesinden kömür taşıyor at arabasının tahta kasaları arasından dökülen küçük kömür tanelerini mahallenin çocukları toplayıp eve götürüyordu daha sonra yakmak için. Evimizin önünden Hasan Bakkalın oraya kadar uzanan karalık bu kömürlerden dolayı oluşmuştu.

Dene Niyazi amca, atlarının şahlanışı ile çoktan demirciler sitesinde taşıma işini yapacağı yere gelmiş elinde bir listede gidecekler listesini hazırlayan gözlüklü ve güzel giyimli adamın firması önünde duruyordu. Onun elindeki kalemle işaret ettiği ve adedini söylediği straforları ayırıyorlar ve onların iyi bir şekilde sarılmasına koyuluyorlardı. Mezarlığın olduğu mahalledeki gençlerde burada gelip amelelik yapıyor kimi zaman böyle basit işler için yevmiye ile çalışıyorlardı. Dene Niyazi amca, cebindeki Bafra sigarasını çıkarmış yakarken kara yağız genç delikanlılar çoktan at arabasının arkasını doldurmuş oluyorlardı. 
‘‘Niyazi amca, bunları götüreceğin yerin adresi burası. Aydınlıkevler bitiminde Güneşevler kısmına düşüyor. Bak buradan gözüken yükselti var ya oralar. Kime sorarsan gösterir zaten inşaat ilerliyor.’’
Niyazi amca o her zamanki asık suratını evden çıkarken takınmayı ihmal etmiyordu. Hayatında güler yüzünden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemişti. Ne zaman birine iyi yaklaşsa ve vicdan yapsa darbe yiyen taraf kendi olurdu. O yüzden şimdi yüklemeyi bitirmiş çocuğu yarı dinliyor yarısına kulaklarını tıkıyordu. Ona kalsa hemen hiçbir şey sormadan gitsin malzemeyi boşaltsın sonra da burada bunların kıçında üç kuruş için dolansındı. Bafra sigarasından derin bir nefes alıp sonuna kadar çektiği fırttan sonra gözlüklü beyefendi elindeki çentikler atılmış listeyi Niyazi amcaya uzatıyordu. 
‘‘İşte, burada sırtında yüklenmiş malzemelerin tam listesi sen de birkaç dakika kontrol et, ben de senin ücretini hazırlayayım. Sonra da aman gözünü seveyim atları yormadan yavaş götür hassas malzeme bunlar kırılırsa bir şeye yaramaz. Canını yerim abim.’’

Dene Niyazi amca okumuş adamları seviyordu ve onlarla daha iyi anlaşıyordu. Oysa kendi gibi dip sınıftan gelenlerde bir patronculuk ve yalakalık gördüğünden muhatap bile olmak istemiyordu. Bir de her daim mutlu olsa bile insanın yüzüne atılmış tokat gibi sert sözleri kazık yemesine mani oluyordu. 

Sigarasının üzerine basmış başını kaldırıp kara yağız delikanlıya gözlüklü beyi işaret ediyor:
‘‘Bak görüyor musun nasıl olması gerekiyormuş? Toysunuz, bir şeyler öğrenin biraz. Yükle Niyazi amca, git Niyazi amca, boşalt Niyazi amca!’’

Kızınca ettiği küfür tekti. Onu kızdırmamak en iyisiydi. Kızdıran ise sonuçlarına razı olmaya her an hazır olmalıydı. Bir buğday tanesi gibi, mengene gibi sıkı elleri arasında ezilmeyi göze alacaktı.

Kalın etli parmakları şeffaf sarılı sargı altında duran straforları sayıyordu. Ağzında rakamlar kumrulara atılan yem gibi tane tane dökülüyordu. 

‘‘Beyim, burası tamamdır. Ben nafakamı verirsen gideyim.’’ dedikten sonra aldığı ücretiyle gökyüzünde şaklayan kırbaçla yola koyuluyordu. İşi aldıktan sonra rüzgâra karşı atlarını sürerken yol kenarları boş ve önü ağaçlarla kaplı tepe-sinde sıcak güneş mutlu kimseye harcamadığı gülüşünü yollara dağıta dağıta gidiyordu. O eşsiz ve kimsenin görmeye nail olmadığı gülüşünü bir doğadan bir de hayvanlardan esirgemiyordu.

Dene Niyazi amca, Cüsseli, koca göbeği altında bağlanmış deri kemeri ve ayaklarında siyah asker botu, kafasında kasketiyle korkutucu görünüyordu ama rüzgâra gülen yüzüne dokunması için müsaade ediyordu. 

Atların kişnemesine vesile olan şey dizginleri tutmasındandı. Bahsi edilen adrese birkaç kişiye sorduktan sonra gelmiş şantiye şefi eşliğinde indiriliyordu. Ve bunun gibi birkaç iş kovalamak için tekrar atlarını Demirciler sitesine sürüyordu.

Sigara yakıyordu bir tane daha ama bu sefer ikinci işi almayı kovalar gözlerle etrafı kestiğinden boşa yanan dökülen küller pala bıyıklarının altından gömleğine değiyordu. Siteler kavşağından karşıya geçmeye çekinen atlarını karşıya demirciler sitesinin oraya atmak için kırbacı gökyüzünde birkaç kez daha fazla şaklatmak zorunda kalmıştı. İleride beli bükük genç ama bitap gözüken delikanlı uzaklardan bağırıyordu. 
 ‘‘Boş musun dayı?’’

Niyazi amca bir şey söylemeye ne ihtiyacı olduğundan girmişti. Birkaç tur yapacak ve iyi de para kazanacaktı görünen o ki. İçerisinde dışarıya vuramadığı sevinç kopmuştu. Güzel bir gün bugün diyordu bıyıklarını bükerek. Kimi zaman kaytan bıyıklarını düzeltme fırsatı bile bulamıyordu. Kişisel bakımı bıyık düzeltmekten ve yüz yıkamaktan ibaretti. Güneşin vurduğu o gün ortalarında gözlerini kısmaktan kaz ayakları çizgi çizgi yanmıştı. Arabasının sırtı doluyor boşalıyor sonra bir daha… Sonra bir daha…

Ameleler at arabasına bir yandan mal yükleyip bir yandan indirmelerle uğraşırlarken Niyazi amca evlendirdiği oğlu Savaş abiyi ve kızı Filiz ablayı düşünüyordu. Onları özlemesindeki en büyük neden elbette genç yaşta sahip olduğu torunlarıydı. Kırklı yaşlarda bu mahallede saçına ak düşmemiş beli bükülmemiş bir adam bulmak kolay iş değildi.

Aslanın ağzından alınan ekmek mücadelesi veriliyordu. ‘Yalancı dünya!’ dedikten sonra onların torunlarının kokusunu içine çekmek sarılmak kucaklamak istiyordu. Öyle bir of sesini gökyüzüne üflüyordu ki Allah onu duymuş olmalıydı. 

Alnından akan ter boğazının kenarından gömleğinin içine damlıyordu. Göbeğinin altında duran deri kemeri biraz daha gevşetmişti ve göbek çukuru ve etrafı terden ıslanmıştı. İşler biraz daha hızlı bitsin bir sefer daha fazla yapayım diye çalışan amelelere yardım etmişti. Orada oturup onların mıymıy tavırlarına kalsa iş da yapamaz eve ekmekte götüremezdi. Ameleler içinde farklı bir durum yoktu. Beş dakikada da yıksa alacağı para aynıydı yarım saatte de. Hal böyle iken yorulmaması imkânsızdı.

Atları geri eve doğru çevirmiş atlar sevinçten kişniyorlardı. Artık Dene Niyazi amca, atların kişnemesinden duygularını yorumlayabilecek duruma gelmişti. Kimi zaman evlatlarından eşinden dostundan yakınlarından daha iyi anlı-yor hatta onlarda onu anlıyorlardı. Böyle hissediyordu. O sebeptendir ki o gülen yüzü görme şerefini onlara veriyordu sadece. Fransa’da değerli görülen kişilere nasıl şövalye unvanı veriliyorsa oda bulunduğu yerde hayvanlarına güler yüzünü bir nişan gibi takıyordu. 

Camiinin köşesinden içeriye mahalleye bakarak takır tukur atlarının kayışlarını tutarak yavaşça giriyordu. Çocukların bir kısmı top oynuyor bir kısmı ip atlıyor kimisi dizdikleri üst üste taşları devirme oyunu tombik oynuyordu. Bir an gözlerini kısıp baktığında evinin önünde torunlarını görebiliyordu.

Minik güzellikler oradaydı. Neredeyse sevincinden kırbacını ilk defa atlarının sırtında patlatacaktı. Neyse ki kırbaç tam atlardan birine gelecekken gökyüzünde bir kavis daha almıştı. 

O şiddetli saatler yaklaşırken Niyazi amca işte böyle evine doğru yöneliyordu.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi