ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 05-06-2024 14:20

Nermin / Ayşe Gürkan

Yazan: Ayşe Gürkan -NERMİN

Nermin / Ayşe Gürkan

NERMİN

Ansızın girdim odasına. Elindeki sapı kırık aynayı yüzüne iyice yaklaştırmıştı. Yaşlılıktan kurumuş, bükülmüş parmağı ile yüzündeki kırışıklıklara dokunuyordu. Sadece dokunmak değildi yaptığı. Kırışıklıkları aralıyordu parmağıyla. Sanki her bir kırışıklığın içinde bir anı arar gibi.

Beni görünce hızlıca elindeki aynayı indirdi. Adeta hiç bakmamalıymış gibi bu yaşlı yüze. Utanmıştı. Ben ondan çok utanmıştım. Bu sahneye hiç tanık olmamam lazımmış gibi görmezlikten gelmiştim o anı. Şimdi bile yüzündeki ifadeyi unutamıyorum. Mahçup ama güçlü bir ifade.

Her kırışıklığın geçmişinden izler taşıdığı, bazıları o kadar derin izler ki, yorgun ve kurumuş parmağının açmaya gücünün yetmediği.

Onu aynaya bakarken, belki de ilk ve son defa o gün görmüştüm. Halen düşünürüm neydi ikimizi de bu kadar utandıran. Sanki hakkı yokmuş gibi kendi yüzüne bakmaya. Benim utancım ise şahitlik etmek. Belki apansız, habersiz onun yaşamına. Bilmiyorum. Bunu sormaya hiç cesaret edememiştim.
Bir toz tanesi olmak istedim. Hafifçe havalanmak, ona belli etmeden, kırışıklıklarının içinde yol almak, hayatına şahitlik etmek.

Toz tanesi oluyorum hayalimde. Yüzüne konuyorum. Yaşlanmasına rağmen halen bembeyaz, pamuk misali yumuşacık tenine. Ruhunun yumuşaklığı nasıl yansımış bedenine. Gözlerimi açtığımda, şahitlik etmeye başlıyorum onun uzun öyküsüne. Yaşamın ilk nefesi ciğerlerini doldurduğunda, minik bedeni pembeleşmeye başladığında, su yeşili gözleri ile merhaba diyor yaşama.

Annesinin şefkatli kucağında sevgiyle kucaklandığında, ilk tohumları atılıyor yaşamının. Sevinçle karşılanıyor annesi tarafından, erkek olmadığı için biraz buruk olsa da babasının yüreği. Bilmiyor ki gelecekte bu buruk karşılanan kız çocuğunun yaralarına merhem olacağını.

Arzu edilen erkek evlada kavuşuluncaya kadar, bir kız kardeş daha geliyor dünyaya. Son bebekte erkek evlada kavuşmuş olmanın verdiği gurur yetiyor babasına. Üç kardeş olarak devam ediyorlar hayatlarına. En büyük çocuk olarak belki de doğduğu anda, kendisine yüklenen vazife ile. Ayşe, her zaman sevgi dolu, abla olmanın verdiği sorumluluk ile hep koruyucu, kollayıcı, şefkat ile kucaklayıcı.

Dışarıdan baktığınızda, sadece yaşlılığı gösteren bu derin kırışıklıkların aslında tüm hayatın şahitleri olduğunu görmek, bir toz tanesi olsam da titretiyor beni. Her hareketim mahçup, bir o kadar da meraklı.
Derin bir kırışıklıkta buluyorum kendimi. Sanki defalarca üzerinden geçilmiş gibi. Gizleniyorum kuytu bir köşeye. Hep heyecanla anlatılan, ağabeyim ile benim her defasında ilk defa dinliyormuş gibi, nefesimizi tutarak dinlediğimiz; "Haydi anneanne, bir daha anlat!" tezahüratları içinde, erişkinlik dönemimize kadar anlattırdığımız anılar.

Yaşanması birkaç saniye süren ama hem onda, hem bizde, hatta belki çocuklarımızda dahi duyguların sel olduğu, defalarca anlatılacak  ana tanıklık ediyorum.

Atatürk geliyor kasabalarına. Tüm kasaba halkını günler öncesinden alıyor tatlı bir heyecan, bazen fazlaca telaş. Evlerinde de o denli bir telaş var ki yer yarılsa kimse şaşırmayacak. Küçük bir çocuk olarak dizginleyemiyor heyecanını. Fışkırıyor yüreğinden onu görme telaşı. Ayakkabısını dahi giymeyi unutturacak bu heyecan ile koşuyor istasyona. Küçücük bedeninin fark edilmezliği ile kalabalıklar arasından sıyrılarak, en önde bekliyor Ata’sını. Atatürk trenden iniyor. Tüm halkını selamlayarak ilerlerken, minik Ayşe’nin başını okşuyor kalabalık arasında. Bir kaç saniye süren bu dokunuş, nesilden nesile geçiyor ailemizde. Biz toz tanesi olarak şahit oluyorum bu ana.

Toz tanesi olarak ilerliyorum teninde. Yüreğim heyecanlı ve hiçbir anı kaçırmamak için telaşlı.  Genç kızlığına şahitlik ediyorum. Su gibi bir genç kız. Kız kardeşi ile etekleri uçuşarak koşuyor memleketinin topraklarında. İçinde, en derinlerinde okuma isteği, arzusu. Ama eski kalıplar esir alıyor babasının yüreğini. Cesaret edemiyor kızlarını okutmaya. Kırışıklığın üzerinde yuvarlanırken nedense zorlanıyorum bu anda. Takılı kalıyorum kabuk tutmuş derisinde.

"Ah!" diyorum; "Ne çok acımış canı, içindeki meşale tutuşamayınca kendi derisini tutuşturmuş, yakmış."

İlerlemeye devam ediyorum zorlansam da. Herkes elini ayağını çektiğinde, loş bir ışık sızıyor kapı aralığından. Parmaklarımın üzerine basarak kapıyı yavaşça aralıyorum. Erkek kardeşinin kitaplarını almış, gaz lambası ışığında herkes uykurken yeni alfabeyi öğrenmeye çalışan yeşil gözlü kızı görüyorum. Gözlerim doluyor bu manzara karşısında. Toz tanesiyim ama ödüm patlıyor sesim duyulacak diye.

Dönerek ilerlerken oyuklarda, birden hızlanıyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Yokuş aşağı son hız düşmeye başlıyorum. Onun da son hız, biraz sonra başına geleceklerden kaçma isteği gibi. Bir akşam güneş battıktan sonra babası "Müjdeli haber" diye geliyor eve. Annesini görüyor Ayşe ama sesini duymuyor. Annesinin hüzün dolan gözlerini görüyor sadece.  Gözlerini kaçırarak yaklaşıyor pamuk Ayşe’nin yanına. Ağzından belli belirsiz bir kelime dökülüveriyor. "Evleniyorsun!"

Batan güneş, Ayşe’nin de güneşini batırıyor o akşam. İsyan edecek oluyor, sesi çıkmıyor. Bir delikanlı çıkıp geliyor ve alıveriyor pamuk anneannemi. Hüzün çöküyor gönlüne bir ömür boyu sürecek…

O ana şahitlik ettiğimde, genç kızlık yıllarımda  ona sorduğum; "Hiç aşık oldun mu anneanne?" sorusu aklıma geliyor. Ne kadar hüzünlendiğini hatırlıyorum.

Dudağının ucunu hafif kaldırarak gülümsemesi geliyor gözümün önüne. Ahh! Destanlar yazılırdı bu ifadenin altına. Hiçbir cevap vermemişti. Ya da bu gülümseme ile cevapların en büyüğünü vermişti.

Tekrar etmiştim sorumu; "Anneanne, hiç aşık oldun mu?"

Derin bir nefes alıp sadece gözlerini kaçırmıştı. Ne çok anlamı varmış bu ifadenin, şimdi anlıyorum.

Hissediyorum belki de o an duygularını. İçi kıpkırmızı isyan, başkaldırış, kaçış. Hepsini hissediyor yüreğinde ama yansıtamayınca duygularını, sadece "Kırıldı kalbim" diyebiliyor.

Hiç tanımadığı birine babasının onayı ile veriliyor işte. Okuma isteği ile dolu olan genç kız, gidiveriyor yabancı bir memlekete.

"Ah anneannem, benim güçlü yanım. Hayatımın neşesi, sevinci yüce kadın. Ancak toz tanesi olabilirim senin bu hayatına eşlik ederken. Yüreğinin yangınlarını hissederken."

Su yeşili gözlü, güzel, naif kadın. Şimdi şimdi daha iyi anlıyorum o güzel gözlere zaman zaman inen beyaz perdeyi. Konuşmaya gerek kalmadan, hiç susmayan gözleri.

Memleketini terk etmek zorunda kalıyor, tanımadığı bu adamla. Son bir kez dönüp bakmaması şaşırtıyor beni. Belki de son olduğunu hiç düşünmüyor kim bilir?

Yeni yuvasına "Ayşe" olarak adım atıyor ama orada da "Nermin" oluveriyor bir anda. Evde Ayşe isimli bir çalışan olduğu için, isminin değişmesi uygun bulunuyor. Ses çıkarmıyor. Aslında dinleyen olsa, onu gerçekten çığlığından kulaklar sağır olacak...

Bu anlara nefesimi tutmuş şahitlik ederken, tüm bu yaşananların, her bir kalp kırıklığının onu nasıl da güçlendirmiş olduğuna hayret ediyorum. Hayranlığım arşa çıkıyor.

Kulağıma umut dolu bir bebek sesi geliyor birden. Beşiğinde, annesinin kucağının sıcaklığını arzulayan bir bebek görüyorum. Annesi nerede diye telaş içinde bakıyorum etrafa. Baygın halde yatan anneannemi ve telaş içindeki dedemi görüyorum. Dedem, deli gibi yağan yağmurun, yıldırımların altında kalan, sığınacak bir yeri kalmamış bir insanın; panik, korku ve bir umut peşindeki telaşı içerisinde. Yıllar önce öğrendiğim hikayedeki eksik bölüm tamamlanıyor zihnimde.

Evde yapılan doğum sonrası, kan kaybından ölmek üzere olan anneannem. O yıllarda belki birçok kadının yaşayacağı kaderden son anda kurtuluşuna şahitlik ediyorum. Kızının doğumu ona güç veriyor. Mecbur kılıyor onu hayata tutunmak için. Yüzünün kıvrımlarında dolaşırken yine nefessiz kalmaktan korktuğum bir kıvrıma geliyorum. En derine gömülenlerden, güçsüz parmağıyla hiç açmak istemediklerinden. Eskileri anlatırken bana;
"Zaten zor geçinirken, bir çocuğa zor bakıyorken, nasıl bakardım diğerlerine" diyen titrek sesini duyuyorum.

Karnındaki ikinci bebeği yok ederken, kendi yok oluşuna şahitlik etmek çok ağır geliyor bana. Tüm yaşamı boyunca devam eden bir pişmanlığa neden oluyor bu yaptığı. Kendi kendini lanetlemiş gibi o andan sonra tüm talihsizlikleri bu olaya bağlıyor Ayşe.

Son hamileliğinde ise hayatımda gördüğüm en güzel mavi gözlü bebek doğuyor. Bu da bir umut ışığı oluyor Ayşe’ye. Ölümün içinde yaşam umudu oluyor kendisine de.

Birden demir gibi sağlam, bir o kadar da soğuk bir yarığa giriveriyorum.  Dönüm noktası sanki. Merak kaplıyor içimi. Ne olmuş da bu denli sert ve soğuk bir anı oluşmuş diye düşünüyorum. Ve gerçek ile karşılaşmak aynı sert ve soğukluğu bana da geçiriyor.

Dedemin başka bir kadın ile gönül ilişkisi olduğunu öğreniyor anneannem. Tüm soğukkanlılığı ile dedemin karşısına dikildiğinde, bunu olağan karşılaması gerektiği fısıldanıyor kulağına tüm aile meclisi tarafından.

Anneannemin bunu öğrendiğindeki dik duruşu etkiliyor beni derinden. Bir an bile düşünmeden, iki yavrusunu alarak, memleketinin yolunu tutuyor.

"Kadınlık onurundan daha önemli ne olabilir ki?" diye mi düşünüyor? Sesi hep içine doğru çıksa dahi, hiç bir zaman diğerlerinin kendine verdiği değer ile kendini değerlendirmeyen kadın; bu defa var gücü ile yırtıyor kulakları bir an olsun tereddüt etmeden.

"Yıllar önce tekrar geri döneceğini biliyor muydu acaba?" diye düşünmeden edemiyorum memleketine dönüşünü izlerken. Burada tek başına  iki yavrusu ile kendine yeni bir hayat kurma çabası içinde. Hem anne, hem baba, hem her şey…

Topraklarına geri dönmek iyi geliyor Ayşe’ye. Ailesinin, en çok ta annesinin desteği ile onarmaya çalışıyor kalp kırıklıklarını. Ta ki küçük yavrusu elzem bir hastalığa yakalanana kadar. Sabahlara kadar süren sara nöbetleri. Doktorlar menenjit diyorlar. Yavrusunu o halde görmek, zaten yaralı kalbine tuz döküyor, her yerini acıtıyor. Hiçbir zaman vazgeçmiyor ne umut etmekten ne de yavrusundan. O küçücük beyninde izler kalsa da yaşıyor evladı, basıyor bağrına.

Yorgunum. Bu hayatı yaşamadım ama omuzlarımda o kadar büyük bir ağırlık hissediyorum ki. Şahitliğimi sona erdirmek istiyorum. Bir yandan da vazgeçemiyorum. Bu denli zorlukları yaşarken yılmamış, her zorluktan daha da güçlenerek çıkmış kadın var iken, sadece bu anların bazılarına şahitlik yapmanın verdiği ağırlık utandırıyor beni. Biraz dinlenip yola devam ediyorum.

Arada nefes alabildiği güzel günlerde var elbette. İzler hepsinin bir karması. Annesinin ölümü ile zor günlerindeki yoldaşını kaybediyor. Babasına da kol kanat germesi gerekiyor. Bunu kimse ona söylemiyor ama içten içe yuva yapan kuş misali ona da kanatlarını sarıyor. Ne tuhaf. Belki de kendi yuvasına saramadığı kanatlarını, gücünün yettiği her yere ulaştırmak istiyor.

Toz tanesi olarak bir yolun daha sonuna geliyorum. Yine bir dönemeç. Kızı büyümeye başladıkça, namus bekçileri beliriyor etrafta. Yavrusunun da kendisi ile aynı kaderi yaşamasını istemiyor. Acısını, sevgisini, hasretini kalbine gömüyor. Babasının yanına, büyükşehire gönderiyor kızını. Okuması lazım. Buralarda kalırsa namus bekçileri alacaklar namusunu. "En bekçiyim" diyenler, "en namussuz" olacaklar.

Şimdi de evlat hasreti başlıyor. İlk göz ağrısı, bir tanesi için.

Biraz sabırsızlıktan, biraz yorgunluktan hızlanıyorum. Herşeyi görmek, duymak, hissetmek istiyorum. Bir taraftan da kızıyorum kendime. Koca bir ömrü dakikalara sığdırdığım için.

Erkek evladı ile geçiyor günleri. Doğarken o denli şefkat ile dolmuş ki yüreği, hiçbir zaman vazgeçmiyor bu şefkatinden. Ben de toz tanesi olarak duruyorum bir köşede. Hissedeyim sıcaklığını, şefkatini istiyorum.

Memleketindeki günleri hızla ilerliyor. Herkesin Nermin Abla’sı. Kendi adını bırakmış gelin gittiği o evde. Ayşe olarak gidip Nermin olarak dönmüş geriye. Nermin.  Adının dönüşümü, kendisini de dönüştürmüş. Tek başına ayakta kalan kadın Nermin.

Dışarıdan bakınca tüm hayatının bu kırışıklıklara dolması mucize gibi geliyor bana.

Daha minik çizgilere düşüyor yolum. Birden sokakta kir pas içindeki çocukları evde topladığına, onları akça pakça yapıp yıkadığına, evlerine gönderdiğine şahit oluyorum. Mutfakta son kalan soğan ve patatesi komşusu ile paylaştığına, gönlünün bolluğuna eşlik ediyorum.

Çocuklarının büyümesini, gönlünün özlemini, hasretini, her çizginin bir anlamı olmasını demliyor ruhum. Kendi doğumuma bile şahit oluyorum. Kendi anılarımı da buluyorum tabi ki. Kim kimin içinde, çizgisinde, aklım bulanıklaşıyor. Minicik aklımın şaşırmasını hatırlıyorum Nermin isminin gerçek ismi olmadığını öğrendiğimde. Bana masallar anlatmaya başladığında, kıkırdamalarımızı izliyorum karşıdan.

Ne kadar süre bu haldeydim sorsanız asla hatırlayamam ama birden o narin sesi ile bana seslenişi ile uyanıyorum uykumdan.

Her banyodan sonra olduğu gibi saçlarını taramamı nazikçe söylüyor bana. Beline kadar inen bembeyaz saçlarını hiç canını acıtmadan taramaya çalışıyorum. O kadar yanmış ki canı, en ufak bir acı daha yaşatmamak istiyorum pamuk anneanneme. Gözlerine bakmaya nasıl da korkuyorum. Anlamasından korkuyorum.

Şimdi düşünüyorum da "Belki de hep biliyordu" diyorum.

İpek saçlarını dikkatli bir şekilde ortadan ayırıyorum ve örüyorum. "Anneanne, sen peri olabilir misin?" diye sormak istiyorum ama vazgeçiyorum. Mis yanaklarına öpücük kondurup yanından ayrılıyorum.

Gece acı acı çalan telefon uykumdan uyandırıyor beni. Hiç açmak istemesem de mecbur kaldırıyorum ahizeyi. Annemin ağlamaklı sesi; "Anneannen" ile birleşince, kalbimi yerinden söküp kopartan bir acı kaplıyor bedenimi.

Yolda nasıl geldim, nerelerden geçtim, hiç hatırlamıyorum. Yollardan mı geçtim, çizgilerde mi yuvarlandım hiçbir fikrim yok. Sadece koşarak odasına girdiğimi, kırışıklıklarını parmaklarımla okşadığımı ve o kırışıklıkların içinde onunla yeniden doğmak istediğimi hatırlıyorum.

Mahallenin erkekleri bembeyaz bir çarşafa koyarak çıkartıyorlar odadan, ölü bedeni bile ağırlaşmamış halen. Giderken acıtmıyor kimsenin elini. Ağırlaşmayan bedeni tüm ağırlığı ile doluyor yüreğimize…

Ertesi sabah son suyunu dökmek istiyorum. Vedalaşmak. Gözyaşlarım karışıyor dökülen son suya. Değiyor bembeyaz tenine. Veda ediyorum son kez gözyaşlarımla. Canıma, Nermin’e, Ayşe’ye, anneanneme...

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi