NASİHATNAME
“Ne ibrettir kızarmak bilmeyen çehren
bırak kardeşim tahsili,
git önce edep, haya öğren”
Mehmet Akif Ersoy
“Doktor oldum, profesör oldum, adam olabildim mi?” diyerek henüz girmiş olduğu köy evinin kapısına dayamıştı sırtını. Dizleri boşlukta sallanıyordu. “Annem!” diye inledi. Annesi onun içindeki boşluktaki yankılı sesi ve ince burun sızısıydı. Anne demek; hayatının anlam kavşağı, özlem durağı demekti.
Hayatın zorluklarıyla karşılaşınca, aracın direksiyonu hep köye kıvrılıyordu. Doğduğu büyüdüğü bu yere. Köy evine girdi ve kapının ardına çöktü. Gözleri saatin sarkaca asıldı ve…
O sarkaçla beraber bir geçmişe bir şimdiki zamana gitti geldi. Gitti, gitti geldi. Sonra asıldığı sarkaç onu yıllar öncesine fırlattı. Ta çocukluğuna…
“Sevgili yavrum, gözlerin açıldığında beni bir daha yanında göremeyebilirsin çünkü ben çok uzaklarda olabilirim. Seni ve kardeşini önce Tanrı’ya, sonra babana emanet ediyorum. Bu arada kendine ve kardeşine de çok iyi bakasın. Okuyup büyük adam olasın, bu konuda önünüze çıkabilecek hiçbir engele takılmayasın. O arkadaşların marka giymiş, o babası zenginmiş, o okula servisle geliyormuş, onun annesi varmış…
Unutma yavrum! Kendine her zaman ulaşabileceğin hedefler belirle, amacın onlara erişmek olsun. Bu hedeflere ulaşabilmek için var gücünle çalış, Tanrı’yı sakın unutma! O, seni asla unutmayacaktır. Hani kara gecede, kara taşın üzerindeki kara karıncayı bizzat kendisindeki mevcudiyetiyle; nasıl görür ve bilirse seni de aynı o şekilde görür ve bilir, unutma. O, doğuda batıda ve her yerdedir. Sen yeter ki onun razı olacağı kul olmaya çalış.
Yalnızlıktan gözlerinden yaş gelse de sakın yalnız olduğunu düşünme; bu son derece yanıltıcı bir düşünce, bu duyguya sakın sürüklenme. Gecenin bir karanlığında sessizce bir köşede ağlıyorsan bile sana senden daha yakın olanı hatırla. O sana bil ki şah damarından daha yakındır; sakın unutma!
Bu sözlerimi hatırla yavrum! Tanrı’nın sana devamlı bir şeyler fısıldadığını bilmelisin, yalnız bu fısıltıyı nefsinle karıştırma. Onda kin, nefret, intikam, öfke duyguları yoktur. O hiçbir şeye benzemez ve aklına gelebilecek her türlü sıfattan münezzehtir. Aklına gelebilecek her kötülük nefsinden, iyilik ise ondandır.
Tanrı’yı tanımak, kendini tanımaktan geçer. Bu yol ise ince, keskin virajlı bir yoldur. Bu yola çıkmak için sabır ve aşk kalkanını yanına almalı, hatta bunu zırh olarak giyinmelisin. Hayatta hangi makama gelmiş olursan ol, ister şah ister padişah; sakın ola nefis mücadelesini elden bırakma. İnsan en çok kendine yabancıdır bu hayatta. En zor ilimse insanın kendini tanımasıdır.
Onun rızası için yaşa, kardeşinin elinden tut, ona da hayatı öğret. Sakın Kabil gibi kan dökücü olma. Kimsenin dedikodusunu yapma. Tanrı, ‘Kardeşinin ölü etini yemek ister misin?’ diye sorduğunu sakın unutma! Bilmediklerin karşısında dilin lal olsun. “La” ise yoldaşın…
Son bir nasihat daha vermeden gitmeye gönlüm razı olmaz. Tanrı bunu çok önemser ve ben bir anne olarak, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Her zaman ve her şartlarda iyilik yap; insana, hayvana, tüm yaratılmışa. Bunun karşısında sakın bir şey bekleme. Yap iyiliği, at denize. Sakın ola ki şöyle bir yanılgıya kapılma. İnsan iyiliği başkasına yapıyor görünürse de aslında iyiliği bizzat kendisine yapıyor.
Gör oğul! Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış, o yüzden bu yalancı dünyaya aldanma. Bu mektupla sizlere veda edebilirim, bundan sonra beni göremeseniz de sizi her zaman seveceğimi ve izleyeceğimi bilin isterim.”
Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde, soğuk bir kış gününde annesi, oğluna gözlerini verdi. Babası, annesinin mektubunu oğluna okudu. Oğlu gözleri açıldığında ilk defa annesini görecekti, olmadı. “Annem nerede?” diye bağırdı.
Babası mektubu gözleri yaşlı bir şekilde oğluna uzatıp; “Annen gözlerini sana; böbreğini kardeşine verdi oğul.” dedi. Yaşlı, kuru elleri titriyordu. Saat on ikiyi vurduğunda adam geçmiş zamandan şimdiki zamana sıçrayarak geldi ve elinde annesinin ıslak mektubu duruyordu.
Kararlıydı, artık akademik hayatını sonlandırmanın zamanının geldiğini düşünüyordu. Annesinin kendisine vermiş olduğu nasihatnameyi elinden geldiğince gerçekleştirmeye çalışmış, O
okyanusa karışan bir damla olmuştu. Artık yerini ve makamını genç nesillere bırakmak istiyordu. Tüm kararlılığıyla ertesi günü kürsüye çıktı.
“Sevgili evlatlarım! Artık akademik kariyerimi sonlandırma zamanım geldi. Sizlere son seslenişim olacak. Bu hayatta ne öğrendiysem insanoğluna çıktı yolum. Bir profesör arkadaşım, beni yurtdışında uzayın milyarlarca küçültülmüş halini gösteren bir konferansa davet edilmişti.
Salona girdiğimde üzerinde yıllardır çalıştığım, insanoğlunun milyarlarca büyütülmüş beynini görmüştüm ekranda. Bir an, bunu benim çalışmam zannettim. Oysaki bu ekrandaki çalışma uzayın milyarlarca küçültülmüş haliymiş. Çok şaşırdım. “Ne varsa âlemde, hepsi insanın içinde. Tevekkeli değil, Farabi Hazretleri, “Âlem büyük insan, insan küçük âlemdir.” demiştir.
Ben yaşamım boyunca tevazunun en büyük erdem olduğuna kanat getirdim ve sizleri izninizle annemin bana bıraktığı nasihatnameyi ben de sizlere okuyarak veda etmek isterim.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz















































