DENEME
Giriş Tarihi : 07-02-2026 14:27   Güncelleme : 07-02-2026 18:56

Münzevi / Neşe Kazan

Yazan: Neşe Kazan -MÜNZEVİ

Münzevi / Neşe Kazan

MÜNZEVİ

Uzun zamandan beri Mandıra Filozofu’nun yaşamına gıpta etmemi neden istediğim konusunda kendimi sorguya çektiğimde, samimiyetimi hiç sevmedim.
Sağlıklı düşünebilen insanların kendi hayatlarına dair isteklerinin, genelde mutlu olabilme dürtüsünden ileri geldiğine kanaat getirdikten sonra, mutsuz olmak için hiçbir nedenimin olmadığı sonucuna vardım.

Peki neydi bu dürtü?

En basitinden bir masa örtüsü, deseni ve rengi değişik olduğu için ilgimi çekiyorsa sebebi bu kadar basit olamazdı. Çünkü elimde ihtiyacımdan fazlası vardı.

Mutluluk seviyesi asla ilk andaki kadar hiçbirimizde şiddetli kalmıyor maalesef. 

(B) seviyesindeki mutluluk durumumuz, (A) seviyesine yükseldiğinde hissettiğimiz duygu da yükseliyor. Sonrasında yavaş yavaş duruma uyum sağlamaya başladığımızın farkına bile varmıyoruz. Elde ettiğimiz her neyse yaşamımızın ortasında aynı dururken mutluluk seviyemiz farkında olmadan (B) durumuna geri dönmüş oluyor ve buna “Hedonik Adaptasyon”deniyor.

Akabinde başka yönelmelerimiz başlıyor.

Aslında hepimiz masumuz, isteklerimiz ve dileklerimiz hep kendimizi mutlu etme adına şekilleniyor özünde. 

Bundan sonra "alışveriş bağımlıları" için gözü doymuyor derken herkes iki kez düşünmeli; hedefindeki insanların mutsuzluğunun büyüklüğünü. 

Keşke araştırmalar da bu süreci daha net açıklayabilselerdi.

Mesela, kişilerin duruma uyum sağladığından mı yoksa aşırı mutsuzluktan mı bir şeyleri fazlaca istemesinin nedenini anlayabilseydik.

Burası bana muamma, bilen varsa söylesin.
Nihayetinde "Yedisinde neyse yetmişinde de o." diyen bir atasözümüz de var.

Mutluluğun %50 si genetikmiş.

O yüzden mi "Anasına bak kızını al.” denmiş?
Sanırım gitgide çözüyorum.

%50 genlerden varsaysak yeni bir masa örtüsü kalan yarısı demek.

Eyvah ki eyvah, yaşam boyunca bu istemeler bitmeyecek.

Ben değil araştırmacılar söylüyor bunu, ben sadece penceremden bakıp yorumluyorum. 

Ama kendime de bir yerde "Dur!” diyorum.

O kırılma anım bir hastanenin bahçesinde gerçekleşiyor. 

Elini uzatarak gelen adamı baştan ayağa süzüyorum. Durumu içler acısı…

Yüzünde kırmızı, beyaz pul pul olmuş bir cildin bakımsızlıktan öte boşvermişliğini  fark ediyorsunuz.
Herkesin derdi kendine, kimse dönüp bakmıyor bile. Belki tanıyorlar belki inanmıyorlar. Bilmiyorum. 

Bir ayet geliyor aklıma "Gerçek ihtiyaç sahibi olanlar arsızca istemezler." diyen…

Anında şeytan kılığında aklımı çelen bir Simon Perez gözümün önüne geliyor, “Kuran'ın anlattığı Müslümanlar gelsin, onu o zaman düşünürüz." diyen.

Vicdan diyorum sonra..

Boşver onu bunu...

Elimde bir kâğıt para. Hiçbir şey söylemeden uzatıyorum. Ne o el açan ne o anlatılan Müslüman.. 
Kandırmışsa onun ayıbı, kandırılmışsam nasılsa ben bilmiyorum, altı üstü üç ekmek parası...
Afiyet olsun
Mutlu muyum hayır. Kaçıp saklanasım var. 

Görmek istemediğim  çok şey var...

Münzevî bir yaşam istiyorum uzun süreli. Oysa hâlâ bir yanımdan "Sen yapamazsın." diyor o %50!

***

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi