KÜÇÜK ÇOCUK & GECE VE DÜŞ
KÜÇÜK ÇOCUK
Saat sabahın dört buçuğu olmuş. Sebebini bilmediği bir sıkıntı yüzünden uyuyamadığının farkında. Zoraki girdiği yatak bile sanki kendisini kabullenmiyor gibi. Gece boyunca yediği atıştırmalıkların yaptığını tahmin ettiği mide şişkinliği de bir türlü geçmiyor. Üstelik, artık kronik hale gelen ayak sıcaklığı da oldukça rahatsız edici. ‘Huzursuz bacak sendromu’ dedikleri şey bu olmalı. Doğrusu ismini tam olarak hak ediyor. Görünürde başka bir sorun olmamasına rağmen “Bu kadar çile niye?” diye kendisine soruyor ama cevap bulamıyor.
Saate tekrar baktı. “Sabahın olmasına daha üç-dört saat var.” diye düşündü. Muhatabı bile belli olmayan okkalı bir küfür salladı ama değişen bir şey olmadı. Zaten ne olabilirdi ki! Keşke bu saatlerde uyuyor olsaydı ve dinlenmiş bir şekilde yeni günü karşılayabilseydi.
Bütün bunlara rağmen geçen süre sadece on beş dakika olmuştu. Kendine düşman gibi olan yataktan kalktı. Su içmek için mutfağa yöneldi. Dolaptan çıkardığı buz gibi soğuk suyu yudum yudum ve sakince içti. Huysuzluğunu gideremediği ayaklarını kolonya ile ovdu. Belki biraz olsun uyuyabilmek ümidiyle tekrar yatağına uzandı.
“Vay canına, yarım asır oldu ha!”
Ne anlatılabilir ne de anlaşılabilir bir durum. Geçen zamanın hesabını vermek ya da gelecek günlerden ümitlenmek olası değil. Her şeyin yolunda gittiği bir zaman diliminde bu kadar huzursuzluk niye? Son günlerde en çok düşündüğü ve üzerinde durduğu konu bu. Sorunu tespit edebilse, çaresini de bulabilecek elbet.
Gecenin ayazı biraz daha içeri girsin diye açık tuttuğu pencereyi kapattı. Soğukta daha rahat uyuduğunu keşfetmiş, evi oldukça sıcak tutan kalorifere karşı böyle bir çözüm bulmaya çalışmıştı. Oysa bu gece, pencereden içeri giren soğuk hava bile fayda etmedi. Her şeye rağmen, şimdi uzandığı yatağında, gözlerini kapatarak ve güzel şeyler düşünerek tekrar uyumayı denedi…
On yaşlarında bir çocuk gözünün önüne geldi… İlçe merkezine ve okula yakın, bahçe içinde çok eski, ahşap, iki katlı bir ev. Alt katı harabe; kömürlük ve odunluk olarak kullanılıyor. Üst katında üç oda var ve her odada, başka köylerden gelmiş öğrenciler kalıyor. Mutfak ve tuvalet ortak alan.
Köhne odalardan birinde ders çalışmaya gayret gösteren on yaşlarında bir çocuk ve ondan üç-dört yaş daha büyük ağabeyi ile birlikte kalıyor. Yer yatağı var, bir de ders çalışmak için sehpa. Odanın diğer köşesinde, ağabeyi için başka bir yer yatağı...
Birine soba başlığı takılmış, diğerinde yemek pişirme aparatı olan iki piknik tüpü de yan yana. Üzerinde bir tencere, bir tava, tabaklar, kaşıklar ve birkaç şeyin daha olduğu tahta masa, temiz bir bez ile örtülü halde mutfak niyetine kullanılıyor. Tel kapaklı ahşap dolapta ekmek, soğan, patates ve pazartesiden cumaya yetecek kadar köyden getirilen anne yoğurdu. Elbette çarşambadan sonra ekşimeye başlayınca ayran yapılıyor. Bulaşıklar ortak mutfakta yıkanıyor.
Daha güz mevsimi gelmedi ama havalar soğumaya başlamış. Ortak kullanılacak soba salonda duruyor. Odun kömür alana kadar, küçük tüp ile ısınılacak. Bunlar olağan şeyler.
“Pantolonunu yatağın altına düzgün koyarsan, sabah ütü yapmış gibi oluyor.” diyor diğer odadaki çocuk. Nereden öğrendi acaba? Faydalı bilgi olduğu için diğer öğrenciler tarafından benimseniyor. Mutlaka denenecek.
Bir abla var, birazca büyük, belki on sekiz yaşlarında. Önce odadaki kardeşine ve sonra diğer öğrencilere göz kulak oluyor. Genelde hafta ortasında bir gün geliyor ve büyük tencere ile yemek yapıyor. Yine kuru fasulye yapmış. Bolca ekmek, yoğurt ve ille de birkaç baş kuru soğan.
Daha onlu yaşların en başında. Ortaokula yeni başlamış. Gelecekle ilgili hayal kurmak aklına bile gelmez iken, en çok cuma günlerini seviyor. Okul bitiminde hemen köyüne annesinin yanına gidiyor ya, orada hiç sorun yok.
Bugün pazartesi. Ağabeyi ile köyden yeni geldiler. Ağabey, sanat okuluna, torna bölümüne gidiyor. Onun ders kitapları ve başka malzemeleri var. Yatağının başucuna koyduğu T cetveli bile var…
En zor gece… Hafta ortası, okuldan eve doğru giderken ağabeyi ile karşılaştı. Telaşlı hâline bir anlam verememişti ama ağabeyinin “Okuldan kaçtım, babam gelmeden buralardan gitmeliyim. Bu gece eve gelmeyeceğim.” dediğinde ne yapacağını bilemedi. Çaresizce o köhne eve gitti. Belli ki bu geceyi yalnız geçirecekti.
Sonbaharın soğuk esen rüzgârlarının uğultular çıkaran sesi, evin alt katında birileri dolaşıyormuş gibi ürperticiydi. Gecenin ilerleyen vaktinde diğer çocuklar odalarına çekildi… Önce kendi odasının kapısını sıkıca kilitledi. Rüzgârın uğultusuyla çıkan sesi duymamaya çalışıyordu. Babasının sıkı sıkı tembihlediği “Aman ha, yatarken tüpü kapatın!” sözü yine aklına geldi. Bu gece ders çalışmaktan daha öncelikli olanı, sabaha ermekti. Odanın tek ampulünü söndürmeden yer yatağına yattı. Hemen başucundaki sehpanın üzerinde saat, kitap, defter ve bir küçük radyo duruyordu. Pil olmadığı için çalışmayan radyonun sesine ne çok ihtiyacı vardı. “İkiniz de sınıfı geçerseniz, önümüzdeki sene size televizyon alacağım.” demişti babası ikinci el dükkânının önünden geçerken. Şimdi, radyonun bile çalışmadığı bu odada televizyon hayali kurabilmek oldukça zordu. Kendisi henüz görmemişti ama renkli televizyonlar bile varmış. Artık o hayâl ötesi, erişilmez bir şeydi.
Odalardan birinin kapısının açıldığını ve tuvalet tarafına doğru giden ayak sesleri duydu. Biraz rahatladı. En azından şimdilik uyanık olan birkaç öğrenci daha vardı. Bir süre sonra ayak sesleri odaya geri döndü ve kapı gıcırdayarak kapandı. Saate baktı, gecenin ikisiydi. “Sabaha daha çok var.” diye düşündü. Güzel hayaller kurarsa belki uyuyabilir ve sabah çabuk olabilirdi. Şiddetini artıran rüzgârın uğultusu, her şeyi engelliyordu. Sadece gözleri ve ağzı dışarıda kalacak şekilde başını yorganın altına iyice soktu. Vakit çok yavaş ilerliyor, uyku ise hiç gelmiyordu.
Zaman, her ne kadar ağır ağır akıp ruhunun derinliklerinde ıssız yaralar açsa da, sabaha yaklaşıyordu... Bir süre sonra ezanın sesini duydu. Nihayet gün aydınlanmaya başladı. Rüzgâr da artık sakinleşmişti.
Şimdi kafasını yorgandan çıkarmış, daha rahat yatıyordu. Saate baktı, “Biraz vakit var.” diye düşündü. Okula gitmeden önce birazcık uyuyabilirdi. Zor bir geceden sonra öylesine tatlı bir uykuya daldı ki, sanki annesinin dizine yaslanmışçasına rahatlamıştı…
…Yarım asırlık hâli ile uyuyan çocuğa doğru yaklaştı. Yer yatağının başucuna oturdu. Açık kumral saçları kısacık kesilmiş, yanakları hâlâ al, bıyıkları bile henüz terlememiş olan çocukluğunu seyretti. Annesinin çocukluğunda sevdiği gibi, alnından arkaya doğru başını okşadı ve “Başardık koçum, kazasız belâsız yarım asrı devirdik!” diye fısıldadı…
Kendine geldiğinde gün öğleye yaklaşmıştı. Gördüğü rüyâmıydı ya da başka bir şey mi bilemedi. Çok rahatlamış ve huzuru derinden hissetmişti. “Galiba tanımlayamadığım sorun kendiliğinden çözüldü.” diye düşündü.
GECE VE DÜŞ
Bir kar salıncağına biniyor çocuk
Üşüyen ellerini saklarcasına
Yüreği mi etkiler, ruhu mu, soğuk?
İçindeki korkuyu aklarcasına
Bir tebessüm oturur yanı başına
Gözlerinde umudu yoklarcasına
Yıldızlardan süs yapar ince kaşına
Bir turkuaz yol olur kelebeklerden
Biner gider fezaya kendi başına
İnce ince süzülür al beneklerden
Çiçeklerden bir bulut üstünden geçer
Hafızası silinir tüm belleklerden
Yemyeşil tarlalardan coşkuyu biçer
Sarılır uykusuna kem gecelerde
Korkuyu öteleyip sevgiyi seçer Bir ılık düş görünür hep nicelerde
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz




























































