KORKULU GECE
Tanrım, nerdeyim ben?
Ormanda kaybolmuş olmayım. Yardım et!
Kurtlar… Kurtlar her yerdeler, üstüme geliyorlar!
İmdat! Baykuşlar; yardım edin bana, bir yön gösterin! Çıkmalıyım bu kahrolası ormandan. Evet, beni duydu sanırım; “Uhulayarak” yol gösteriyordu. Aman Tanrım, çıkıyorum ormandan! Karşımda bir patika, kurtlardan önce yola varmalıyım. Koşmuyorum, şimdi uçuşuyorum baykuşlarla ormanda.
Kadın, kolunu yastık yapıp uyuyakalmıştı. Korku içinde irkildi. Başından düşen yazması ak düşmüş saçlarını açıkta bırakmıştı. Besmele dudaklarından akıverdi. Kapıdan bir ses geldi. “Gündüz niyetine olsun, Allah'ım bu neydi şimdi?” diyerek Kezban kadının haykırışları, tahta kapının gümleme sesine karışıyordu. Başından düşen eşarbı tekrar taktı ve ağzında taze besmeleyle kapıya yöneldi. Dışarıdan biri, “Kezban yenge!” diye sesleniyordu.
Ayak sesi yaklaşınca adam tekrar seslendi, "Kezban yenge; benim ben, Bekir!.." Sıcaktan kurumuş tısırdayan kapı açıldı. Kapıda beliren kadın, “Bekir, sen misin a oğul?” diyerek içeriye aldı. “Buyur geç, hoş geldin.” Adam, solmuş mavi gömlek üzerine ceketini giymiş, terler alnında akıp akmama arasında kararsız duruyordu. Kendine gösterilen minderin üzerine oturdu. Elini öptüğü baş köşede oturan amcasının yanına ilişiverdi. Amca, yeğen muhabbete daldı. Zaman geçmiş, hava serinlemişti, “Bu neyin habercisi amca?” diyerek dışardaki serinleyen havayı işaret etmişti.
Acıkmış olacak ki hızlıca hazırlanan yemeğe bir göz attı. Kadının hazırladığı sofraya oturup, yemeklerini yemişlerdi. “Eline sağlık yenge, ben daha geç olmadan gideyim.” Yorgunluğunu bağdaş kurup oturduğu sofrada gideren kadın, konuşulanları dinleyip hiç acelesi yokmuş gibi zihnine yerleştiriyordu. Son lokmasını yutan kadın, “Afiyet olsun. Geç oldu; bu gece yat, yarın gidersin.” dedi ve sofrayı topladı.
Kezban kadın, evli olan oğluna odanın birini vermiş kendine ise hem oturma odası hem yatak odası hem mutfak görevinde kullandığı en büyük odayı almıştı. Misafirine de kendi odasında bir yer verecekti.
Yaşlı kadın, ince şilteyi odanın orta yerine açtı. Bekir pencerenin yanına yöneldi, “Kezban yenge; şilteyi buraya açalım, ayak altında kalmam.” diyerek yengesine yardımcı olduğunu düşündü. “Orada yatır var, rahatsız edilmek istemez. Sen de rahat edemezsin.” diyerek uyardı. “Rahatsız etmem, duamı eder yatarım.” diyen adam, yengesinin elinden aldığı şilteyi açtı. Besmelesinden sonra uykuya teslim olmayı bekledi.
Rüzgâr hızlanmaya başlamış, uyuyanları uyandırmak istiyordu. Dışarıdaki meyve ağaçları sallanıyor, homurdanan rüzgâra boyun eğmiyordu. Herkes uyusa da Bekir henüz gözlerini kapatamamıştı. Çıldırmış gibi yer değiştiren bulutların arasından ay, arada bir görünüyordu.
Dut ağacının gölgesi pencereye yansımıştı. Camda ay ışığıyla gölge oyunları yapıyor, gövdesiz canlılara dönüşüyordu. Yatır varken üç harflilerin olmayacağını düşünse de adam tedirgin oluyordu. Uyuyan yengesiyle amcasını uyandırmak istemiyordu.
Odanın büyüklüğü içinde kaybolmuş hissine kapılmıştı. Korku; sinsice ele geçirdiği Bekir’i sıkıyor, boğuyordu. Bütün gece dışarıda rüzgarın yarattığı kaosu, Bekir kendi içinde yaşıyordu.
Küçük pençenin cam kenarları, ocağın ve lambanın isiyle büyülü bir dünya yaratmıştı. İçeriye sızan ışığı takip eden adamın gözleri, az ilerde karanlığa teslim oluyordu. Gördüğü kırmızı gözler, vücudunun titremesine yetmişti. “Her yerdeler mi? Yengem, yatır olduğunu söylemişti; sanırım yok!”
Duyduğu takunyanın “Tak! Tak!” sesleriyle irkildi ve sesin geldiği yeri anlamaya çalıştı. Yüreğinin kaburgalarına vuran sesi, her şeyi duymasını engelliyordu. Gözleri önce bırakılan ıslak takunya izlerine takıldı. Bir kabus gördüğünü düşünen Bekir, uyanmak istiyordu. Sobanın üzerine doğru uçuşan ibriği görünce kasıklarına kadar şişmiş olduğu çişini bırakıverdi. “Tanrım!” diye yardım istedi. Baykuşun “uhulama” sesini duyunca rahatladı.
***















































