KIRK YIL
Yer yer ağaran kır sakallarının arasından aşağıya süzüldü yeşil gözlerinden isyan edip ayrılan yaşlar. Düğümlenen boğazına yerleşen sözcükler yetim kaldı. Diline düşen kelimeler öksüzdü. Titrek dudakları itaatkârdı.
Yeşil yeşil baktı etrafındaki kalabalığa. Yer yarılmış, insan çıkmıştı adeta. Bunca kalabalığın arasında yapayalnızdı. Işıl ışıl parlayan güneşe inat, üşüyordu yüreği. Şimdiden yalnızlığın kırbacı omzunda şaklıyordu. Omuzları düşmüş, dengesi şaşmıştı. Buğulu gözleri fersizdi. Alışmak elbet zor olacaktı lakin; gönlü alışmaktan yana değildi.
Gün gecenin koynuna girmişti çoktan. Yastığa emanet ettiği başı asiydi. Çakırdiken gibi batan gözleri uykuya meydan okuyordu. Her an akıverecekmiş gibi dolu duran yeşil gözleri derin dehlizlere dalmıştı. Yok olmak, o dehlizlerde kaybolmak istiyordu. Sıkışan göğsünü bastırdı elleriyle. Ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Yine de yüreği genişlemiyordu. Daha çok sıkışıyor, kısa ve sık aldığı nefesi yetmiyordu rahatlamasına. Teheccüd vakti olmuştu. Kalkıp namaz kıldı. Onu, Yaradan'a teslim olmak, huzuruna yüz sürmek belki bir nebze de olsa sükûnet verirdi. Teheccüd namazının ardından tekrar sokuldu yalnız yastığının kucağına. İki inci tanesi yavaşça süzülüverdi yanaklarından yastığa. O iki inci tanesinin anlattığı ne hikayeler vardı kimbilir. Neler düşündü, ne aklına geldi bilinmez lakin birbirini takip eden yaşlar, bir müddet daha devam etti. Yüreğindeki hangi yangına su serpecekti, serpebilecek miydi?
On altı yıl, bir gün diyordu. Diline pelesenk olmuştu. Boşluğa düşmüş, rüzgarın önünde savruluyordu adeta. Günlerdir taziyeye gelenler, çadırı doldurup doldurup boşaltıyordu. Sesler uğultuyu andırıyor, söylenen sözler bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Arada bir dudak kıvrımlarında acı bir tebessüm oluşuyor, o da çabucak sönüveriyordu. Bana: "Damdan düşeni getirin" dercesine...Kimse anlamıyordu düştüğü boşluğu. "Hayatın kuralı" diyordu ağzı açılan. "Takdir- i ilahi. Acıları dindi. Çok çekti, çok." diyorlardı. Oysa o aldığı nefese razıydı. Bir ömür de olsa bakmaya hazırdı. Nereye giderse gitsin ilaç saatine yetişiyordu eve. Altını temizliyor, abdestini aldırıp, namazını kıldırıyor ve bunları yaparken inanılmaz keyif alıyordu. Bebekler gibi bakarken, her isteğini yerine getirmek için yaşıyordu adeta.
Bir gün şikayet etmemişti. Zevk alıyordu onunla ilgilenmekten. Hayatını tamamen ona adamıştı. Sevdiceği de ne ondan ne de hastalığından hiç şikâyet etmemişti. Ondan gelene razılardı her ikisi de. Tam teslim olmuşlardı. Onca ıstırabı varken birkez bile of dememiş, "Neden?" diye sorgulamamıştı can yoldaşı. Hep neşeli, güler yüzlüydü. Çünkü eşi, baştacı, güler yüzünün beşiğiydi. Eğer bir kez bile "Öf!" deseydi ona kocası, birinde olmasa diğerinde morali bozulurdu. Ancak o, hiç yüz göz etmeden bakmıştı sevdiğine, hayat arkadaşına, sırdaşına. Aldığı nefes bile programlıydı. Ömrünü ömrüne katası geliyordu.
Artık herkes birer ikişer dağılmaya, ister istemez normal hayata dönmeye başlıyordu. İltifatlar yağmur gibi yağıyordu üzerine. "Çok baktın sen de, çok. Senin gibi eş bulunmaz bu devirde. Görevini fazlasıyla yaptın." sözleriyle teselli bulmaya, vicdanının rahat sesini duymaya çalışıyordu. Lakin evine yatmaya çıktığında, her an çağırıverecekmiş, birşeyler isteyecekmiş hissi gitmiyordu ruh dünyasından.
Evin her köşesinde anıları vardı. Kolay değildi kırk yıllık eşinden ayrı düşmek. Acı tatlı bir sürü anı biriktirmişlerdi. Aklına ilk hasta olduğu yıllar geldi bir an. Daha dün gibiydi ameliyata yatışı. Cuma günüydü. Cuma vaktine ameliyat bitmiş, "Her şey yolunda," derken koşturarak namaza giden doktorun tebessümü içini ısıtmıştı. İkindi namazında; "Abdestimi aldırın, namazım geçmesin." demişti. Bir sürü hortumun arasında, namazını geçirmemişti. Yattığı yerde döndü. Hayali hep karşısındaydı. Emin olmak için tekrar döndü. Defalarca tekrar eden dönüşün ardından, çaresiz gözleri uykuya teslim oldu.
En büyük tesellisi, makamını göre göre veda etmesiydi. Abdest aldıracaklarında: "Şu akan çeşmeden aldım, görmüyor musunuz?" derdi. "Diğer evim burdan daha güzel. Bahçesinde güller çiçekler var, açıp durur. Ben burada kiracıyım. Taşınıcağım." demişti.
"Güle güle" deyişinin ilk günü kâbus gibiydi. İkinci gün sabah namazına giderken rüyada olmayı çok istemişti. Lakin gören: "Çok çektin sen de, çok! O da kurtuldu, sen de," diyorlardı. Kurtulmayı kim istiyordu ki?
Birbirini takip eden birkaç gün aynı söz ve temennileri dinlemek yormuştu bitap bedenini. Bir yandan da kendisine atfedilen övgüleri heyecanla anlatıyordu ev halkına. İçim rahat dercesine. O sonuçta götürmedik doktor, gitmedik hastane bırakmamıştı. Ankara'sına, İstanbul'una, Bursa, Kütahya ve bilmem hangi şehirdeki doktor, hangi şehirdeki şifacı koşturmuştu. Eğer ömür parayla satın alınacak olsa, o alırdı. Elinden gelen gelmeyen herşeyi yapmaya çalışmıştı. Vicdanı rahattı. Ancak yine de hayatta olmasını tercih ederdi.
Bir gün daha geçmişti ayrılığından sonra. Soğumaya başlamıştı yüreğinin yangını. İçini ürpertse de bu soğuma rahatladığını hissetti.
Göz açıp kapayana kadar beş altı gün geçmişti bile. Gelen giden azalmış, herkes rutin hayatına dönmeye başlamıştı. Şehir dışında yaşayan küçük kardeşi de ertesi gün artık gitmesi gerektiğini söyledi. Ne kadar kalacaktı ki zaten. Herkes düzenine illaki dönecekti. Esas yalnızlık belki de ancak başlıyordu. İzin isteyip yatmaya çıktı evine. Yüzüne yerleşen acı tebessüm ayaklarına eşlik ediyordu.
Koskoca ev öylesine ıssızdı ki. Balkonda uzun süre yıldızları izledi. Ruhuna yoldaş eylemişti belli ki. Sonra uzandı yatağına. Yıllardır o yatağa yalnız yatıyor olsa da diğer odada sevdiğinin varlığını bilmesi, onu yalnız hissettirmemişti hiç. Oysa şu an evde in cin top oynuyordu.
Hayalleri uykuya izin vermedi uzun süre. Sonra sabaha karşı az da olsa uyumuştu. Kafasını bir nebze de olsa dinlenmeye bıraktı. Vicdanı rahat ve huzurluydu. Öyleyse onsuz geçecek hayata alışmalıydı. Geriye döndüremeyeceği yoldaşına rahmet dilemekten başka yapacağı bir şey yoktu. Öyle de yaptı.














































