İNSAN HAZİNESİ; NEŞET ERTAŞ
Eski insanlar "El Veled-i Sırr-u Ebihi” (Çocuk, babasının sırrıdır.) derlermiş. Gerçekten de, Neşet Ertaş bu sözü doğrulayan cinsten mükemmel örnektir.
1950’li yıllardan itibaren çalıp söylediği türküleriyle insanımızın yüreğine dokundu. Özellikle kırsal kesimlerde yaşayan halk onu çok sevdi. 1970’li yıllarda radyoda Neşet Ertaş çıktı mı babam herkesi susturur ve radyonun sesini açardı. Can kulağıyla dinler, yüzündeki ifadeden ne kadar mutlu olduğunu anlardım. Hatta kıymetli eşimin babası o yıllarda 5-6 yaşlarında olan eşimi kaldırır, karşılıklı oynarmış. Köylü insanın tek sosyal etkinliği radyodan sevdiği sanatçıları dinlemekmiş.
Neşet Ertaş her nerede olursa olsun “Ben Anadoluluyum” dercesine doğallığından hiç ödün vermedi. İşte babalarımız ve onların çocukları bizler Neşet Baba’yı bu yüzden çok sevdik. Hâlâ da gönlümüzde yaşamaya devam ediyor.
Bir insan ne kadar şan ve şöhrete sahip olursa olsun, hangi makam ve mevkiye gelirse gelsin, eğer içinde doğup büyüdüğü ve içinden çıktığı halkı beğenmeyip onlara kibirle bakıyorsa o insandan hiçbir şey olmaz. Bu konuda Peygamber Efendimiz, “Kalbinde zerre kibir bulunan cennete giremez” buyuruyor. Bu bağlamda bence Neşet Usta bırakın kibri, mütevazılıkta en önde gelen sanatçılar arasında yer alıyor. Hayatını araştırıp okudukça; çektiği acıları, dertleri öğrendikçe ona olan sevgim ve saygım daha da arttı.
O büyük usta ki yokluktan bu günlere nasıl geldiğini hiçbir zaman unutmadı. Tevazu sahibi, insan velisi büyük sanatçı. Çalıp söylediği türkülerle Anadolu insanının kalbinde taht kurdu. Hayatı boyunca sancısını ve acısını çekmediği hiçbir kelimeyi türkülerine koymadı. “Bir türkümün bir kelimesi kaybolsa hayatımın anlamı kaybolur” diyecek kadar türkülerine canı gönülden sahip biriydi.
İçinden çıktığı halkı hiçbir zaman unutmayıp halkının karşısında saygıda kusur etmedi. Hatta İstanbul Harbiye Konseri’nde “Saygısızlık olmasın efendim, ceketimi çıkarabilir miyim?” diyecek kadar tevazu sahibi bir insandı. “Gönüllerinizin hizmetçisi, ayaklarınızın türabı, dertlerinizin ortakçısıyım efendim” diyerek sevenleriyle bütünleşirdi.
Bayram Bilge Tokel Beyefendi’nin bir söyleşisinde dinlemiştim;
“Neşet Usta’yla Ankara’da arabayla giderken Kızılay’dan geçiyorduk. Neşet Ağabey’e; ‘Ağabey bu konserlerin önü arkası kesilmeyecek. Bu iş uzayacağa benziyor. Sana yakışır özel bir konser kıyafeti yaptıralım, ne dersin?’ dedim.
Kızılay’da insan kalabalığının çok olduğu yerden geçiyoruz bu arada.
‘Bitti mi sözün Bayram gardaş?’ dedi.
‘Bitti ağabeyim.’ dedim.
‘Bana anlattığın o kıyafeti şu kadar kalabalığın içinde giyen bir kişi gösterirsen ben de o kıyafeti giyerim.’ dedi.“
Sözümün başında da demiştim. Sanat onun için samimiyet ve doğallık demektir.
Samimi ve doğal olduğu için de, halk onu bağrına bastı. Sağlığında, Unesco tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” ödülü verildi.
Devletimiz “Devlet Sanatçısı” ödülüne layık gördü; ancak o “Ben devletin değil, halkın sanatçısıyım” diyerek kabul etmedi.
Dedim ya, onun hayatını araştırdıkça saygım ve sevgim katbekat arttı diye. İnanın, şuraya sayfalar dolusu yazmak isterdim.
Çocukluğundan beri çektiği acıları, aç kaldığı günleri, 12 yaşında annesini kaybetmesi, omzuna heybe takıp köy köy dolaşarak kendi tabiriyle “deşiricilik” yapması, gençlik yıllarında İstanbul'a gitmesi, gazinolarda karın tokluğuna saz çalıp türkü söylemesi, TRT Radyosu’nda türkü söylemek için günlerce kapısında yatması ve bunu başarması, askerlikten sonra Leyla ile evlenmesi, üç çocuk sahibi olması ve ardından boşanması, boşandıktan sonra da Leyla'sına muhteşem türküler yakması, kıymetinin bilinmeyip mahalli sanatçı denilip köşelere itilmesi, hastalanıp Almanya'ya gitmesi, 24 sene orada yaşaması, nihayetinde ısrarlara dayanamayıp vatanına dönmesi, vefatında sevenlerinin cenazesine akın edip izdiham oluşturması ve nihayetinde gözyaşlarıyla toprağa verilmesi...
Bunların hepsi sayfalar dolusu yazı demek ancak ben bu ayrıntıları okudukça önünde saygıyla, muhabbetle eğilmeyi bir borç bildim.
Birisi soruyor, "Ustam, sizin türküleriniz neden hiç dillerden düşmüyor?" diye.
Usta cevap veriyor, "Biz acısını, derdini çekmediğimiz türküyü yakmayız gardaşım" diyerek.
Türkülerinde sızısını çekmediği, acısını yaşamadığı hiçbir kelimeyi kullanmayan o büyük ustanın yüzlerce türküleri var. Müzikle uğraşan biri olarak bu türkülerden halen ilk defa dinlediğim o kadar çok türküsü var ki hayret etmemek elde değil.
Bu türkülerden en çok “Cahildim Dünyanın Rengine Kandım” türküsü dokunur bana. Bu türküyü Leyla’sından ayrıldıktan sonra yakar ve sevenlerinin diline pelesenk olur.
Bu türküyü her ne kadar Leyla’sına yaksa da türkünün ilk kıtası derin anlamlar içeriyor. Olgun yaşlarda hatta ihtiyarlıkta bile “cahildim” diyebilecek kadar büyük bir sanatçıdır bence.
Cahillik öğrenmeye olan açlıktır. Hatalar sonucunda öğrenilen doğrulardır. Her yaşın bir cahilliği vardır. Önemli olan bu cehalette, hatalarda ısrar etmemektir. İnsan her an yeni şeyler öğrenmelidir; ancak bu şekilde öğrenip bildikçe cahil olduğunu idrak edebilir.
Neşet Usta; “Cahildim dünyanın rengine kandım/ Hayale aldandım boşuna yandım…” diyerek insanın hatalar yaparak, hayallere kapılarak yaşadığını ve yaptığı cahilliklerin sonunda hüsrana uğrayıp sonunda doğruyu bulduğunu; ancak bazı şeyleri düzeltmek için vaktin geçtiğini söylüyor.
Bağlama çalıp, türkü söylemeye çalışan biri olarak onu hep kendime örnek aldım. Onun türküleriyle yoğruldum, onun türküleriyle büyüdüm. Allah ondan razı olsun, mekânı cennet olsun.
Günahıyla, sevabıyla, bu dünyadan bir Neşet Usta gelip geçti. İnsanların ruhuna sevgi tohumları ekti. Bu tohumlar kök salıp yeşerip meyveye durdu.
“Bazı insanlar toprağa gömülür, bazıları da toprağa ekilirmiş.”
İşte Neşet Usta toprağa ekilen bir sanatçıdır! Onun sevgisi bütün sevenlerinin gönlüne kök salmıştır.
Ne mutlu onun izinden gidenlere, onun türküleriyle ağlayıp gülenlere, selam olsun bütün sevenlerine!
Editör: Hamiyet Su Kopartan














































