İLK BEBEK BİR BAŞKADIR
Evren, anahtarı giriş kapısına hızla soktu. Sanki peşinden kovalayan varmış gibi anahtarı kilit mekanizmasında çevirdi.
Kilidin açılma sesinden sonra heyecandan anahtarı fazla çevirdiğinden kapı açılmasına rağmen anahtar yerinden çıkmıyordu. Titreyen ellerini zorlayarak anahtarı düzgün pozisyona getirip hızlıca çıkardı. Zıplayarak tek adımda içeri girdi. Kapıyı hiç bakmadan eliyle itip kapattı. Çantasını bir köşeye fırlattı.
Ayakkabılarını çıkartırken dengesini kaybetti, giriş komidinine tutunmasa yüzü koyun yere kapaklanacaktı. Ayakkabılarının biri bir tarafa, öbürü bir tarafa gitmişti. Salona kadar uzanan ince uzun holde, paltosunu nasıl çıkardığını hiç farketmeden yere bırakıp hızla salonuna gitti. Her zaman kitap okuduğu yeşil koltuğa kendini attı. Öyle hızlı oturdu ki koltuktan çatırdama sesleri geldi. Elindeki torbadan sanki kırılıp dökülüverecekmiş gibi nazikçe kitabı çıkardı. Kitabın ön kapağını eliyle okşadı. Bir müddet sevgiyle seyretti. Yavaş ve dikkatli hareketlerle ilk sayfayı açtı.
Ortalığa fırından çıkmış taze ekmek kokusu gibi kağıt ve mürekkep kokusu yayıldı. Evren, yüzünü kitabın içine gömerek bu muhteşem kokuyu içine çekti. Sayfaların köşesinden incitmekten korkarcasına tutup, okumadan rastgele çevirdi. Mutluluktan uçuyordu. Ağzı kulaklarına varıyordu. Midesinde kelebekler uçuşuyordu. İşte ilk göz ağrısı, ilk bebeği ellerindeydi.
İlk kitabının ilk baskısını tutuyordu. Bu kadar heyecanlanacağını tahmin etmemişti. Kitabın kapağında kendisinin çizdiği, gözlerden uzak bir kırsal alanda tek başına duran yıkık dökük bir malikane resmi vardı. Resmin üst tarafında altın varaklı harflerle “Şile Malikanesi’nin Sırrı“ yazıyordu. İki satır altta yine yaldızlı harflerle adını görmek, yüzündeki tebessümü iyice arttırdı. Artık kahkahalar atıyordu.
Kitabı kocaman kucaklayıp göğsüne sıkıca bastırmıştı. Bebeğini kucağında uyutan bir anne gibi sağa sola sallanıyordu. Mutluluğu odanın içine dalga dalga yayılıyordu. O anda kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Sadece mutlu, kısık sesli çığlıklar kahkahalarına karışıyordu.
Telefonun ne kadar süredir çaldığından hiç haberi yoktu. Uzaklardan gelen telefon çalma sesi ile çığlıklarına ara verdi. Kitabı kucağından indirmeden giriş holüne doğru gitti. Önce paltosuna ayağı takıldı. Üzerinden atlarken ayağını kurtardı. Sonra giriş komidinine çarpıp tepetaklak oldu ve içindekilerin bir kısmı yere dağılmış çantasına uzandı. Kitabı sol koluyla kavrayarak, sağ eliyle çantasının içinde amansız bir arayışa girdi.
“Dipsiz kuyu mübarek, nerede bu telefon?” diye söylendi.
Telefonuna ulaşıncaya kadar arama bitmişti. Sonunda ulaştı. Tek eliyle kavramakta zorlanarak ekranı açtı. Arayan Selim’di, üç kez aramıştı. Geri arama tuşuna bastı. İlk çalmada açıldı.
Selim, “Günaydın yazar hanım. Artık ünlü olunca size ulaşmakta zorlaştı.” dedi.
Evren, hafif bir kıkırdama sesi ile “Eee… ne yaparsın? Bundan sonra randevu alırsın artık.” derken telefonu sağ kulağı ile omzu arasına sıkıştırmış, salona doğru yürüyüp, yeşil koltuğa oturmuştu.
Şımarık ses tonuna geçerek, “Ama bir dakika! Ben sana sürpriz yapacaktım. Nereden haberin oldu?” diye sordu.
Kıkırdama sırası Selim’deydi; “Ne yaparsın küçük hanım! Bilirsin benim kulağım delik, elim uzundur. Sabah erkenden kuşlar kitabını getirdi bana. Hatta elli sayfasını okudum bile! Buna göre profesyonel eleştirimi şimdilik saklı tutuyorum. Kitabı bitirince seninle paylaşırım. Yani bu akşam yemeğinde. Sevdiğimiz restoranta rezervasyon yaptırdım bile.” dedi.
Evren duygu dolu sesiyle, “Ben sürpriz yapacaktım ama sen benden hızlı çıktın. Sana iyi okumalar dilerim. Umarım beğenirsin. Akşam görüşmek üzere canım.” diyerek telefonu kapattı.
Şimdi mutluluğuna mutluluk eklenmişti. İlginç bir şekilde sevdiği adamın yapacağı eleştiri ya da beğeni onun için herkesin düşüncesinden daha önemliydi. Merakla akşam yemeğini bekleyecekti.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz












































