HUYSUZ
Beli bükülmüş, çakır gözlü yaşlı adama “Senin hiç arkadaşın olmadı mı, hiç onlarla mahalle maçı yapmadın mı?” dedim, hayat hikâyesini anlatırken.
Gözlerinde elem, özlem ve nefreti okudum bir an…
Sonra bakışlarını yere çevirdi ve sessizce;
“Ben hiç çocuk olmadım ki…” dedi.
Hiç çocuk olmadım...
Yüreğimde boran…
Evin orta yerine bomba düştü...
Boğazım düğüm düğüm...
Bir insanın çocuk olmadan büyümesini ne ona, ne hayata yakıştırabiliyorum.
Keşke diyorum, keşke Affan dedeyi bulup para saysam, kısa bir anlığına güzelleşse dünyası… Kendi çocuklarına aldığı horoz şekerinin tadını, çocuk damağıyla özümsese ve hiç bitmesini istemese...
"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
Hiçbir yere gitmiyor."
Her kendinle baş başa kaldığında yüreğinin orta yerine sinsi bir yılan gibi çörekleniveriyor.
Sonra diyorum ki vicdansızlık ve dahi gaddarlık günümüze ya da benim insanlığıma dahil değil...
Dinledikçe “Oo, bu benim bildiğim hiç değil." diyorum.
Annesinin bırakmak zorunda kaldığı, babasının yok saydığı, henüz beş yaşında terk edilmiş bir çocuğun, okuma arzusuyla yanıp tutuşurken on bir yıl boyunca gücünden kuvvetinden yararlanan insanların sömürüsüne neden sessiz kaldığını anlamaktan öte isyan edesim geliyor.
Hiç çocuk olmamış, üstelik çocukluğunu bıraktığı yerde, ayağında çarıktan başka ayakkabısı da olmamış…
Hal böyleyken kırpık kumaşlardan yapılmış bir topa ayağıyla bile dokunmamış, hatta başını yastığa koyup huzurla uyuyacağı bir yatağı da olmamış.
Nazım geliyor aklıma birden…
Verivereydik diyorum, çocuk olmadım diyen beli bükük koskoca adama, bir günlüğüne dünyayı...
Biz değil, o öğrenseydi...
Ezbere sevmemeyi, horoz şekerinin lezzetini...
Kendi kendine değil, okulda öğrenseydi alfabeyi...
Şımarsaydı harçlık isterken helallik vermediği babasına.
Lunaparkta çarpışan arabaya binebilseydi mesela, uçarcasına...
Ya da kendisine "Yavrum!” diye seslenseydi birisi..
O , damarları çıkmış, buruşuk derili elleriyle çocukların başını sıvazlarken birisi de onu bağrına bassaydı...
Küçücük bir yetimi sevmek, sömürmekten daha mı kolaydı? Çocukluk öyle bir şey ki kabulleniş isyan etmekten daha kolay.
“Hiç üzülmedin mi sen?” diyorum...
“Arada oynamak için sokağa kaçıyordum ama her defasında yakalanıyordum. Bütün evin dışarı işi bendeydi, sağdan soldan görenler söyleniyordu beyime, "Bari çocuğa bir ayakkabı al." diye. On bir sene sonra bir ayakkabı aldı, hevesim yine kursağımda kaldı.”
“Neden?”
“Beni tembihledi, ‘Her gün giyme eskimesin.’” dedi...
Biz, bir bayram arifesinde sabahı beklerken onun eskimemesi için giyemediği ayakkabı ne renkti, diye düşünüyorum.
Garip, biliyorum. Ama artık bunca acı karşısında ben de dağılmamak istiyorum. Boğazıma bir öküz çöktü. Gözlerine bakıyorum, kızılı çakırdan daha baskın. Belli ki çocukluğundan çıkamıyor.
Nazım diyorum..
“Kaldı işte... Çayımız bardakta, çocukluğumuz sokaklarda, mutluluğumuz kursağımızda, sevdiklerimiz uzaklarda... “
Güneş yavaş yavaş ufuk çizgisine doğru düşerken huzurlu bir kızıllık doluyor bakla sofanın orta yerine...
Sanki bir buğu var, çocuk olmayan adamın gözlerinde.
Huysuzluğu, huzursuzluğu yaşından değil, biliyorum. Yıllar insanı yormaz aslında; önüne set çekenler, yolunu kapatanlar, hayallerini söndürenler tüketir.
Gözlerindeki donukluk pes edişinden değil, içindeki ateşin küllenmesinden, her adımında karşısına çıkarılan duvarlardan olmalı… Ellerinin titreyişi belki de uzandığı her şeyin avuçlarından kayıp gitmesiyle alakalı.
Yaştan değil bu.
Ben biliyorum. Huzursuzluğu yorgunluktan değil, sevgisizlikten. İçinde büyüyen fırtına; görmeyen gözlerden, duymayan kulaklardan, anlamamakta ısrar eden insanlardan, desteklemek yerine önüne engel koyanlardan doğuyor.
“Neden bu yaşta hâlâ gözlerim dolu dolu oluyor?” derken, yalvaran çocuklar gibi bakıyor gözbebeklerimin en derinine. Söyleyecek söz bulamıyorum.
Yaşlanmak güzel olmalıydı aslında. Değer görerek, sevildiğini hissederek yaşlanmak daha da güzel. Ama o belli ki yaş almayıp tükenirken önüne konan her engelde biraz daha huysuzlaşmış.
Sevgisizlik, yaştan daha ağır bir yük olmuş omuzlarında. Omuzları çökerken ruhu da ölmüş.
Anlatsam kelimeler kifayetsiz, bilinci tepkisiz kalacak. Onu, çocukluğunda bırakmak da içime sinmiyor.
“Bir kahve içelim…” der demez hızla mutfağa geçiyorum. Bunca hüzüne belki yaşanası bir kırk yıl ekleyebilirim diye… Cezve ocakta, aklım yaşlı adamda, kaynayıp duruyoruz. Köpüğü kaçan kahvenin tadı yerinde. İlk yudumu alıyoruz aynı anda. Ufak bir rahatlama çöküyor; kahveden olduğu sanılsa da arada soluklanmadan sebep. Susuyoruz. İkimiz de susuyoruz.
Derin bir soluk alıyorum… Umudumun yitip gitmesine izin vermeden, anlasa da anlamasa da son çırpınışımla haykırıyorum; "Dünyayı yine de sevgi kurtaracak.”
***














































