ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 20-09-2022 06:10

Hain Kum Saati...

Yazan: İlknur Yaylımateş Kaya - HAİN KUM SAATİ…

Hain Kum Saati...

HAİN KUM SAATİ…

Beyaz yalımızın devasa camından güzeller güzeli sevgilimi izliyorum. Başında rüzgârda uçuşan mavi bir eşarp. Uzun eteklerini zarifçe kaldırmış merdivenlerden genç kız edasıyla nasıl da koşar adım iniyor. Bekletmek istemiyor sandaldaki balıkçıyı…

Deniz kenarındaki ferforje kapıyı açtığında ben de kum saatimi çeviriyorum. Son kum tanesi döküldüğünde genç adamın yanından ayrılacak, evimize geri dönecek. Hep böyle olur; şaşmaz bir ritim.

“Gözünün yaşına sahip çık, koca âşık”, diye mırıldanıyorum kendi kendime. “Seni öylesine özledim ki kadın!” diye haykırmak yıllardır bana yasak; sadece yutkunuyorum.
Zamanı hızla ileri ittirmek istercesine elimi cama yaslıyorum. Kısık gözlerim yine buğulanıyor. Ah onları seyretmesem iyi de…

Heyecanlandığında hep saçlarıyla oynar. Yetenekli bir heykeltıraşın ustalık eseri kadar yakışıklı delikanlı anlatıyor, o dinliyor. Başını omzuna yasladığında... Gözlerimi kapatıyorum. Bunca yıldır alışamadım; olmuyor. Tek tesellim Zeynom nasılda mutlu. Zaten bilinçli bir ihanette değil ki sevgilim.
 
Sandaldaki asgari ücretle tuttuğum üniversiteli bir genç.

Kırk yıl oldu bugün. Boğazın akıntısının beni meleğimin iskelesine atması, tam koca kırk yıl… Kırmızı kaşmir kazağım sırılsıklamdı; saçım başım darmadağın.

Fırtınaya özenmiş o lodos sabahı bana uzattığı elini can havliyle tutmuştum. Kıymetlim bir daha da hiç bırakmadı. Büyük büyük dedesi saltanat soyundanmış ne tatlı anlatırdı. Benim ise kimsem yok desem. Sadece O.

Şimdilerde beni unuttu. Adımı dahi. Yine de her sabah ama her sabah, gördüğü anda âşık olduğu kırmızı kazaklı hayaline, sahile koşar. Alzheimer. Şerefsiz hastalık. Küle dönen hatıraların hüzünlü vedası… Ufka hediye edilen kurban çaresizliğinde o kayığı görene dek iskelede bağdaş kurup öylece bekler.

Bir keresinde kara kıştı. İskelenin üstünde yazıktır üşütmesin diye tuttuğum delikanlıya gelme demiştim. Ne hataymış Allah’ım; o güzel gözlerinden süzülen hadsiz yağmurlar yağdıkça çaresizlikten utanmıştım, pişmanlığımı mümkün değil anlatamam.

Onun gibi hiç kimseyi sevmedim ben. Sevmeye cesaret dahi etmedim.

Altmış yaşındayım. Bembeyazım. Saçlarım sonradan değil doğuştan beyaz. Bu sefer suçsuz, yıllar. Kaşlarım, tenim… Bembeyaz. Ama o böyle seviverdi işte beni. Beyaz kirpikli, solgun mavi hayalet bakışlarımdan hiç korkmadı. Aldırmadı bile. Kalbi albino beyazını seçtiğinde inanamamıştım. Güneş yasaksa yasak. Ne sevdik be!.. Gündüzler bütün dünyalıların olsun; biz hep ay ışığında yüzerdik. 

Hayat, gökle yer arasına tıkıştırıldığımız bir tutsaklık mı yoksa bir armağan mı? Bilmiyorum. Ancak emin olduğum bir şey var ise benim hayatım, oğlumuz öldükten sonra hiç bitmeyen keder resitalinden başka bir eser değil. Canımızın toprağa düştüğü o ilk kahır notasında, ben bir evlat kaybetmiştim karım ise her şeyi! Evde ne kadar saat varsa hepsini denize fırlattı. Öyle başladı her şey. Sonra beni de kendini de terk etti. Bir Kırmızı Kazaklı Balıkçı kaldı geride. Silinemeyen…
Tıbbi bir izahı yokmuş. Uzun zamandır bana beyefendi diye sesleniyor. Kahroluyorum.

Bir de parasıyla tuttuğum bir hayali kıskanmasam… Sabırsızlığımla gölgelenen bakışlarımı iskelemden, kum saatine çeviriyorum ve anlıyorum ki bana durdu gibi gelmiş olsa da çark dönmekten hâlâ vaz geçmemiş, akıp gitmiş zaman. Trajikomik parodinin bugün de son sahnesine gelmişiz demek. Balıkçı birazdan güzel karımın beyaz zambaklarını verecek. Sonrası yalan bir mutluluk. Böylesi daha iyi. Ya hatırlasa…

Ve sonunda nihayete eriyorum. Ahşap merdivenlerde tıkırtılar… Bugün birkaç dakika erkenci sanki. İlk buluşma heyecanında başım önünde salonun girişindeyim. Sultanım geliyor. Kendinden önce zambakların kokusu doluyor odama. Sonra bir ses duyuyorum.

-Selim…

Selim mi? Nasıl yani… 

Şaşkın şaşkın kadınıma bakıyorum. Kapıda. Gözlerinde ise bildik kırk yıllık aşk.

-Ağlama Selim.

Ağlamamak mı?.. Ne kadar uzun zamandır yoktun sen biliyor musun kadın?

O an, “Bu kez ne kadar acaba benimle?” sorusu bilinçaltımı yağmalıyor. Ama umurumda mı?..

Sadece umut ediyorum. Belki bir gece olsun yalnızlığın örtüsünü fırlatıp atıp, aşkla birbirimize sarılacak kadar vaktimiz vardır diye sadece umut ediyorum. Belki de bu iki deli sevdalıya bahşedilen, kayıp gideceği bilinen birkaç dakika… Kim bilir?..
Sonra yine boş bakışlar…
Sonra yine yabancı…

Varsın öyle olsun. Anın adı mutluluk. Anın adı sevgilime sarılmak. Ancak son anda hatırlıyorum; hasretinden öldüğümü kucaklamadan önce bu kez ilk işim kum saatimi masada yan yatırmak. Yeni totemim. Umut işte; kumlar akmazsa sanki hain zaman duracak…

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi