HADİ GİDELİM
“İşte orada,” dedim. “Bak, bize bakıyor.”
“Hayır, kimse yok orada!” diye söyleniyor Mustafa. Ama sen oradasın, ben biliyorum. Demir kapının küçük aralığından bakıyorsun bize. Nasıl tanımam o gözleri…
Mustafa durmadan kolumdan çekiştiriyor; “Hadi gidelim. Sana diyorum; kimse yok!”
Düşüp peşine gidiyorum çaresizce. Çaresizce ayrılıyorum oradan; kalbimi, gözlerimi, ruhumu bırakarak. Yalnızca bedenimi götürüyorum bilesin. Ruhum hep seninle olacak. Zordu, güçtü, imkânsızdı o zamanlar seni sevmek, vakit dardı seni seviyorum demek için. Sen de biliyordun bunu, senin de yüreğin kaldı oralarda çok iyi biliyorum.
Yazdı, hava çok güzeldi. Okullar tatil olmasının verdiği mutlulukla atıyorum kendimi sokağa. Dedem; “bir yere ayrılma, birazdan inekleri otlatmaya götüreceğiz” dese de, dar zamanlarda özgür olmak, çimlerde koşmak mutlu ediyordu beni. Acıktığım zaman koşarak eve dönüyor, annemin ekmeğime sürdüğü yağın tadını sindire sindire hissediyordum damağımda. Çocukluk işte, nedensiz yere seviniyor, nedensizce üzülebiliyorduk. Dedim ya; zordu o zamanlarda bir düşün peşine takılmak.
Köy meydanına ağır ağır yaklaşan arabaya bakıp,”Aboo, arabaya bak lan! Kaç basar ki bu?” demiştik Mustafa’yla birbirimize. Araba çeşmenin başında durmuştu. Durmuş Amca karşıladı arabayı, sonra sen indin, sapsarı saçların esen rüzgârda savruluyordu.
“Durmuş Amca’nın torunu gelecek diyorlardı, herhalde odur” demişti Mustafa. Sarıldınız özlemle, fark etmiştim. Sonra eve doğru yürüdünüz birlikte. Tatili köyde geçireceğini duyduklarını söylüyordu çocuklar, o şehirli bizimle oynamaz diyorlardı. Ben her sabah inek otlatmaya giderken dedemden önce yola koyuluyor, yönümü değiştirip sizin evin önünden geçiyordum, seni görebilmek için. Ve her sabah seni, çardakta oturmuş kitap okurken görüyordum.
“Başını bir kez kaldırsın ne olur Allah’ım!” diye dua ediyordum.
Bir gün Durmuş Amca bize gelip dedeme:
“Bizim inek doğum yapacak, çok zor durumda, bir bakıversen,” demişti. “Ben de seninle gelmek istiyorum” dedim dedeme. “Gel,” dedi dedem, "bu işleri yavaş yavaş öğrenmen lazım!”
Avluya girdiğimizde şaşkın gözlerle ahırın kapısında dikiliyordun, ilk kez göz göze geldik seninle, gülümsedin bana, utancımdan ben yanıt verememiştim sana, demek köylü ile şehirli arasındaki fark tebessüme yanıt verememekmiş diyecektim yıllar sonra…
Korkmuştun. İnek zor durumdaydı. Bana yaklaşıp;
“Bir şey olur mu?” diye sormuştun, “yok” dedim. “Korkma dedem halleder şimdi.” Sonra tekrar gülümsedin bana, ben de sana gülümsemeye çalıştım becerebildiğim kadarıyla. “Benim adım Melek” dedin. “Senin adın ne?” sesim titreyerek “Mete” diyebildim. Tüm cesaretimi toplayıp, “akşama doğru biz meydanda toplanıp oyun oynuyoruz sen de gelsene!” dedim. Sen, “olurr, gelirim tabi hem çok canım sıkılıyor zaten” demiştin.
Sonraki günlerde sende bizimle oyunlar oynamaya başladın, sen bize öğretiyordun; biz de sana. Ve ben farklı bir şey daha öğreniyordum senden; “sevmeyi”. Evet, varlığımın derinliklerinde anlam bulan bu sözcüğü öğreniyordum senden. Seninle her konuşmamızın ardından küçük kanatlarıyla uçmak isteyen bir kelebeğe dönüşüyordum. Sana susamış gözlerle bakıyor, tatilden sonra gideceğini bilmek içimde dayanılmaz acılara sebep oluyordu. Sana bir gün sormuştum:
“Burada kalsan, bizim okula gitsen olmaz mı?”
Sen küçük mavi gözlerini kırpıştırarak “olmaz” demiştin. “Olmaz, ailem bırakmaz!”
Yaz sonu öyle zordu ki senden ayrılmak. Hiç unutmuyorum, gideceğin akşam saklambaç oynamıştık, ben ebeydim. Herkes saklanmıştı, yanına yaklaştığımı gördüğün halde açığa çıkmamış, ağaç dallarının en sığ yerinde beni beklemiştin. Ağır ağır sana doğru yürüdüm, gözlerin hala kapalıydı. Bir öpücük kondurdum kıpkırmızı yanaklarına, sadece gülümsedin. Gözlerini açıp sen de bana sarıldın; “önümüzdeki yaz” dedin… “Önümüzdeki yaz…”
O yaz, öyle çabuk bitti ki… Güz geldi peşinden, üzerinde oynadığımız otlar kurudu; sarı sarı yapraklar doldurdu her yanı, yağmurlar indi toprağa. Öyle güzel buluştular ki, sen göremedin. Güz geçmek bilmiyor. Üzerinde yürüdüğüm yolların, su içtiğim çeşmelerin bir anlamı yok artık. Her yer sensizlik kokuyor…
Aylarca bekledim yazın gelmesini. Pencerenin önüne oturup uzakta görünen dağlardaki karartılara bakardım hep, bir gün oradan çıkıp gelirsin diye… Sonraki yaz geldiğinde, çok değişmiştin, biraz daha güzelleşmiştin…
“Bu yaz az kalacağım, yabancı dil kursum başlayacak,”dediğinde ciğerime kurulan acılı orkestrayı bir duysaydın! Sana hiçbir şey söyleyemeden geçti o yaz. Zaten ne söyleyeceğimi de bilmiyordum ki. Sonraki yazlar bekledim seni. Liseye başladım, her yaz tatilinde baktım yollara, kapılara… Bir daha hiç gelmedin köye. Dediler ki, yurt dışına gitmiş; orada eğitim alıyormuş. Ben bizim ilçenin dışında bir yer görmemiştim. Yurt dışı! "Vay be!" dedim. Gelmez, artık gelmez…
Üniversite yıllarımda her gördüğüm sarı saçlıyı sana benzetirdim. İyice sokulur bakardım sen misin diye, gerçi yıllardır görmediğim birini nasıl tanıyacaktım ki? Liseyi okurken evimizi şehre taşımıştı babam. Her yaz köye dedemin yanına giderdim, aslında dedem bahanesiydi işin, belki sen de gelirsin diye giderdim köye. Ama gelmedin… Ben her yaz kesintisiz tam yedi yıl gittim köye. Üniversitede okuyordum o yaz, Mustafa’yla dolaşıyorduk. Bir arkadaşımız; "Melek yarın köye geliyormuş, Durmuş Amca söyledi," dedi. “Melek mi?” dedim. “Sahi mi?” O gece uyku girmedi gözüme. Aylardan temmuzdu, gece yanıyordu temmuzun içinde… Tabi ben de yanıyordum. Çardakta sabahladım, aya ve yıldızlara bakarak, çok uzun bir bekleyiş oldu. Acaba beni tanıyacak mıydın? Sana ne söyleyecektim? Düşündüm durdum bunları. Sabah şafak vakti uyumuşum çardakta, rahmetli ninem uyandırmıştı.
“Mete oğlum, kalk döşeğine yat” demişti. Uyandım. Tekrar yatmadım. Seni bekledim çardakta. Sabah oldu, bizim kara horoz başladı ötmeye. Kuşlar ağaçlarda türküler söylüyordu. Çoban Mehmet koyunlarını önüne katmış otlatmaya götürüyordu. Giyindim, kahvaltımı yaptım, en güzel losyonlarımı süründüm. Neredeyse omzuma kadar uzamış saçlarımı taradım. Sokağa çıkıp meydana doğru yürüdüm.
Oyun oynadığımız zamanlar geldi aklıma, bir de saklambaç oynarken beni öptüğün yer. Oraya kadar yürüdüm. Yine saklambaç oynasak ben yine öpsem seni, sen de bana sarılsan…
Kerim’in kahvesinde oturup çayımı içerken, bir taraftan da yolu süzüyordum. Mustafa’da gelmişti o da yanımda oturuyordu. Bir araba meydana doğru yaklaştı, Durmuş Amca’da bir kenarda oturmuş bekliyordu. Araba meydanda durdu. İçinde yalnızca şoför vardı. Şoför arabadan inerek kahveye doğru yöneldi, durup: “Durmuş Amca kim?” diye seslendi. “Benim” diyen sese dönüp, “Melek Hanım ve eşi sizi otelde bekliyor, almaya geldim” dedi. “Mustafa” dedim ,”ben yanlış duydum değil mi?” Mustafa: “Hayır, doğru duydun dostum” diyerek gözlerini aşağıya bıraktı. Bir tef gibi gerildim, yerimden kalkıp ağaçlıklara doğru yürüdüm, Mustafa’da peşimde. Ağladım, bağıra bağıra ağladım. Kim duyarsa duysun, kim ne derse desin umurumda değildi. Ben yıllardır seni beklemiştim. Haberini böyle mi alacaktım? O öpücüğün hiç mi hatırı yoktu? Ya sana topladığım papatyaların, onlarında mı hatırı yoktu?
Mustafa’yla kaldığınız oteli bulduk. Otelden çıkarken göz göze geldik seninle, sadece baktın, tanımadın beni. Kocan ve kızın vardı yanında…
Sonraki günlerde de uğradım otele.
“Hadi” diyor Mustafa, “Dostum, kapıdan bakan o değil. Hadi gidelim!”













































