GÜNDÜZ GÖZÜYLE ISIRILMAK
Lise yıllarında izlediğimiz vampir filmlerini hatırlıyorum. Pelerinler, sivri dişler, sisli ve karanlık mezarlıklar… Bir de ay vardı; hep dolunay.
İnsan kanıyla beslenen, geceleri ortaya çıkan o dramatik yaratıklar…
Ciddiye alırdık. Hatta biraz korkardık da… Şimdi izlesem “Hadi canım sen de…” deyip güler geçerim muhtemelen. Düşünüyorum da vampirlik ölmemiş.
Sadece kostüm değiştirmiş.
Artık pelerin yok.
Diş yok.
Karanlık ve sisli mezarlıklar hiç yok.
Ama bitmeyen dert anlatmaları, tükenmeyen şikâyetleri ve insanın içini boşaltan sohbetleri var.
Geceleri değil, gündüz gözüyle ısırıyorlar. Bunlara modern literatürde “enerji vampiri” deniyor. Sadece yüz yüzeyken değil üstelik. Sosyal medyayla, attıkları mesajlarla, kısacası buldukları her fırsatta...
Ben daha sade bir tarif yapıyorum:
“Bir çay içip kalkacak sanırsın, üç bardak ruhunu alıp gider.”
Yanına oturur.
İki dakika sonra daha sabah yüklendiğin neşenle vedalaşırsın. Bir süre sonra kendi hayatının dertlerini bile unutursun çünkü bütün ışıklar onun dramına tutulmuştur. En önemlisi de senin hiçbir önemin yoktur. Ne defterinin ne sevinçlerinin ne başarıların ne de hayallerinin...
Kendi sorunlarını sana yüklediği yetmezmiş gibi bir de o sorunların kaynağı senmişsin veya onlar senin sorunlarınmış gibi algılamanı sağlarlar. Sonra da seninle savaşmaya başlarlar. Ve son nokta: Sen de kendini kendinle savaşırken bulursun. Vicdanın seni sorgulamaya başlar, nerede hata yaptım diye.
Reklam arası da yoktur vahşi kapitalizm çağına rağmen. Dostoyevski olsa muhtemelen şöyle derdi:
“İnsan, bazen kendi acısını değil, başkasınınkini taşıyamaz.” (Açıkça yazmadı belki ama yazsa tam buraya yazardı, hissediyorum. Son zamanlarda kendisiyle çok muhatap oluyorum ya ondan biliyorum.)
Bazıları mutluluğu görünce histerik bir alerji nöbetine tutulur. Gülüyorsan sebebini sorgular. Umudun varsa arkasında bir saflık arar. “Bu kadar rahat olma, hayat zor” der. Bir başarın varsa küçümser. Sanki hayatın bütün zorlukları için merkezi ihale almış gibi.
Oysa dert, kutsal bir emanet değildir. Paylaşılır, hafifler. Ama onlar paylaşmaz, aktarır. USB bellek gibi. Ve en tehlikelisi şudur: Bunlar kötü insanlar değildir çoğu zaman. Hatta çok “iyi” görünürler.
Nazik, düşünceli, dahası bazen fazlasıyla duyarlı…
Ama yanlarından kalktığında içindeki ışık biraz daha sönmüştür.
Faturayı sana kesmişlerdir, haberin yoktur. Yine son zamanlarda müdavimi olduğum Dostoyevski buna uygun der ki: “İnsan, alıştığı acıya bile bağlanır.”
İşte bazıları sadece acıya değil, başkalarının enerjisine de bağlanıyor. Kendi karanlığını başkasının lambasıyla aydınlatmaya çalışıyor.
Eskiden vampirlerden korunmak için sarımsak taşınırdı. Şimdi bu enerji vampirlerinden korunmak için ne taşıyalım diye düşünürken aklıma şu tedbirler geldi:
Sınır.
Mesafe.
Bazen de sessizce “kalkmam lazım” deme cesareti.
Çünkü her dert dinlenmez. Her hikâye omuzlanmaz. Her karanlıkta birlikte oturmak zorunda değiliz. Ve belki de en büyük modern bilgelik şudur: Kendini herkese kanıtlamaya çalışmamak, herkesi de kurtarmaya kalkmamak.
Artık korkmuyorum vampirlerden. En fazla biraz yoruluyorum. Ve yorulduğumda şunu hatırlıyorum:
Gündüz gözüyle ısırılan tek kişi ben değilim ama boynumu uzatmak zorunda da değilim.
***
Editör: Neşe Kazan













































