GÖKLERDE KARTAL GİBİYDİM
Nefir, o sabah traş olurken bir başka görüyordu aynada kendini. Her şey tamamdı. Kendisiyle gurur duyuyordu. Şu an karşısında bir kahraman duruyordu. Hayatın ona borcu vardı.
Yüzünü incelerken yanağında kalmış ince bir yanık izinde takıldı kaldı gözleri. Elleriyle çekiştirip düzlemeye çalıştı, bıraktı. Sonra tekrar lastik gibi çekip bıraktı. “Olmasaydı iyiydi” derdi her defasında ama çocukluktan kalma bir alışkanlıktı. Okşadı yanık izini, babası tam oradan öpmüştü üvey annesinin “Kazayla oldu.” dediği yarayı. Sonrasında o da karısı gibi olmuştu…
İlkokulu bitirene kadar yediği her lokmayı taş gibi dizmişti boğazına. Sadece öğrenci olsaydı keşke şehirli çocuklar gibi. Tarla, ahır, ev üçlüsü arasında kaybolan çocukluğuna, yokluğun tetiklediği şiddet her eklendiğinde bahçenin kıyısında gizlice beslediği kedisine sarılırdı. Bir tek o anlıyordu onu, mırıldanırken. Yumuşacıktı tüyleri. Gözlerini gözlerine dikip baktığı zaman dünya içine akıyordu. Bir tek o seviyordu, biliyordu. Bir tek o…
Okul bitince kardeşlerinin eğitimi için büyük şehre yakın bir kasabaya yerleşmeye karar verdiler. Hiç değilse kardeşleri okusundu. Onları seviyordu. Kendi kaderini yaşamayacaklardı. Mırmır adını verdiği kedisini de güç bela kamyonet kasasına saklamıştı. Kendi de yanına kurulmuştu taşınırken. Eve yerleştikten sonra, sorup soruşturup bir kahvehanede işe başladı.
Servis yapıyor, masaları temizliyor, bulaşıkları yıkıyordu. Arı gibi çalışıyor, üç kuruş çayın hesabını yapanların bir kuruşunu bahşiş olarak almayı başarıyordu. Masalarda günlük gazeteler okunuyor, üzerine tartışılıyordu. Kimse memnun değildi tek partili sistemden. Geçiş olarak süreç tamamlanmıştı.
Müşteriler, çok partili sistem üzerine fikir teatisinde bulunuyordu masalarda. Gazeteler “Halk kendi iradesini yönetime yansıtacak” sloganlarıyla çıkıyordu. Sonrasında liberalizm taraftarı Serbest Halk Fırkası kurulmuş; üç ay sonra parti, kurucusu tarafından feshedilmişti. Ardından iplerini kimin çektiği belli olmayan Menemen olayları yaşanmıştı. Nasıl olurdu, kim bu vatanı seviyor kim sevmiyor bunun anlaşılması lazımdı. Çok sinirleniyor, uğruna onca şehit verilen bu vatanı korumak adına elinden gelen ne varsa yapacağını haykırıp duruyordu.
Otobüste yanına oturan adama, soluklanmak için kahvehaneye gelen polise, kardeşlerine… Artık başka konusu yoktu. Vatandan daha önemli başka şey yoktu. Eğer bu sistem bozulursa herkes ayrı telden çalacaktı. Düşman sotaya yatmış yılan gibi her an girdiği delikten başını çıkarmak üzere bekliyordu. Olur muydu böyle, insan nasıl özgürlüğüne düşman olurdu? Yatıp kalkıp siyaset konuşuyor, siyasi haberler okuyordu Nefir.
Konuşurken boyun damarları tenini delip, patlatacakmışçasına şişiyordu. Yüzü kıpkırmızı oluyor, elleri titriyordu. Bütün bunları kısa bir süre önce tanıdığı polis memuru olduğunu söyleyen Turan’la konuşuyordu son zamanlarda. Onaylandıkça kendini daha değerli hissediyordu. Bugüne kadar kimse ciddi konuları onunla konuşmamış, adam yerine koymamıştı. Turan, sadece dinliyor, yargılamıyor, konu hakkında düşüncelerini soruyor, yanıtını merakla bekliyordu.
Dostlukları da bu sohbetler sırasında hayli ilerlemişti. Artık hainler ve onlara ne yapılması gerektiğini tartışıyorlardı. Hapse atmakla bitmezdiki bunlar. Bugün atsalar birkaç yıl sonra çıkıyorlardı. Üstelik çıkarken bir kahraman gibi karşılanıyorlardı. Gençlik tehlikedeydi.
Haindi bunlar, yok edilmeliydi. Turan dinliyor, beynini yıkadığı adamın bu kadar kolay oltaya gelmesine şaşırmıyordu. Yine de emin olmalıydı. Sohbetler nerdeyse iki yıldır devam ediyordu. Bir gün en sıcak deminde sordu polis memuru, "Vatan için hizmet eder misin?" diye. “Vatana canım feda…” dedi Nefir. Öyleydi gerçekten. Bu topraklarda komünistlere geçit yoktu. “Kemal Arın!” derken sesini alçaltarak konuşmuştu Turan. “Tanıyor musun?” dedi. Tanımaz mıydı?
Aynı anda birkaç sokak ötede oturan Kemal Arın, tehlikenin büyüklüğünün farkındaydı. Tehditler alıyordu. Kendisi neyse de karısı ve kızına bir şey olacak diye ödü kopuyordu. Hele kızı… Nadide bir çiçek gibi kem gözlerden sakınarak büyütmüştü.
Bu topraklarda onlara istikbal yoktu. Oysa çiçeği okumalı, ayakları üzerinde durup fark yaratmalıydı. Güzel bir dünyada özgürce yaşamayı hak ediyordu.
Gazetelere gönderdiği yazıları, şiirleri hep özgürlük kokuyordu. Sakıncalıydı. Aylarca yattığı hapishane koğuşunda hürriyeti özlediği bir gün ne hissettiğini soran gardiyana “Göklerde Kartal gibiydim, Kanatlarımdan vuruldum” deyince gözleri hırstan çakmak çakmak olmuştu adamın. Neyse ki artık sınırlarına izin verdikleri kadar özgürdü. Yeni hayatın başlangıcı başka topraklarda filizlenecekti.
Almanya’ya gitmek istiyordu. Daha önce eğitim için gitmişti, yabancılık çekmezdi. Sorun, pasaportunun olmayışıydı. Bulgaristan’a kaçak olarak girip oradan geçmeyi planlıyordu. Önce bir bahane ile Edirne’ye gidecek oradan da ver elini yurt dışı. Fakat tek başına başaramayacağından ona rehber olacak birisi lazımdı. Onu da cezaevinde yediği içtiği ayrı gitmeyen Berber Hüseyin’e sordu ziyaretine gittiği bir gün.
Evleri uzak olsa da çıktıktan sonra bağlarını kopartmamışlardı. Ona çok güveniyordu. Planlarını anlattı. Hüseyin ona tereddütsüz bir kişiyi işaret etti. Falanca semtteki kahvehanede çalışan Nefir. Görmeli ve anlaşmalıydı, ağzı sıkı bir adamdı. Vedalaşıp ayrıldılar, bir daha kim bilir ne zaman görürlerdi birbirlerini.
Ertesi gün Kemal, öğleye doğru adresini aldığı kahvede yol kenarındaki masaya dikkat çekmemeye özen göstererek sessizce oturmuştu. Hüseyin’in tarifine uyan garson kendine adım adım yaklaşıyordu.
Kara yağız bir delikanlıydı. Selamlaştılar. Kahvede kimsecikler yoktu. İki çay söyleyip Nefir’i masaya davet etti. Arkadaşının selamını ilettikten sonra bütün hikâyesini tek tek anlattı. “Başım gözüm üstüne” dedi rehberliği kabul eden Nefir. Günlerce birlikte planın üzerinden geçtiler. Rehber, yolu ezbere biliyordu. Gözü kapalı giderdi.
Kararlaştırdıkları gece yola çıkmadan önce Kemal karısına sarıldı, uyuyan kızını koklamalara doyamadı. Yanağına son bir öpücük kondururken, kulağına fısıldadı, “Her şey senin için.” Üst kattan, vazgeçmekten korkarcasına hızla indi aşağıya. Karısına son kez sarılırken hiç ayrılmayıp ebediyen böyle kalabilseydi keşke.
Hayat ne kadar acımasızdı. Evinin arka sokağında bekleyen rehberi kızdırmamalıydı şimdiden. Daha yol çok uzundu. Adımlarını hızlandırdı, mavi kamyonet orada duruyordu. Özgürlük gibi gökyüzü gibi maviydi...
Kapısını açtı, Nefir’e selam verdi başıyla “Hayırlı yolculuklar” diledi. Yol boyunca her şeyden konuştular. Siyaset dahil. Nefir hiç renk vermiyordu ama içi şişiyordu. Bu yolları Turan’la kaç kez gidip gelmişlerdi. Şu ağacın kenarında bir gece geçirmişlerdi de soğuktan donacağını zannetmişti. Sert oluyordu buraların iklimi. Bu sefer sondu nasılsa, Kemal istediği kadar konuşsundu. Sabah karınları acıkınca, açtılar çıkını doyurdular karınlarını, “Bunlar hâlâ yiyecek ekmek buluyorlar ya…” diye geçirdi içinden Nefir.
Yol uzadıkça bileniyor, belli etmemek için kıvranıyordu. Ama iyi oyuncuydu. Vatanı milleti kurtarmak için oynamalıydı. Hainleri bir tane kalmamacasıya bu topraklardan silmeliydi. İzi bile kalmamalıydı. Zaten birkaç yıl dediğin ne ki onu da yatar çıkardı. Maksat “Vatan sağ olsun.” Kahramandı o.
“Kızım” diyordu Kemal galiba. Derinden geliyordu sesi. Özleyecekti. Sevgisini, yıllardır çektiği hasretini anlattı. Bu sondu artık. Gittikten sonra onları da yanına aldıracağını söylerken göründü sınır. Akşam olmasını bekleyeceklerdi. Biraz ayakları açılsın diye yürümeyi teklif etti Nefir. Bir süre sonra yorulunca gölgesi geniş bir ağacın altına oturdular. Elindeki kitaba dalıp gitti Kemal. Tam sırasıydı. Kimse yoktu. Sesi duyulmazdı. Nefir yavaş yavaş ayağa kalktı, bir iki tur gezinir gibi yaptıktan sonra yavaşça kamyonetin arkasına geçti.
Kasanın kenarına akşamdan sakladığı sopayı aldı. Arkası dönük adam artık gözüne insan değil, imha etmesi gereken tehlikeli bir bomba gibi görünüyordu. İçindeki nefreti büyüttükçe büyütüyordu. İlk darbe güçlü olmalıydı ki karşılık vermeye fırsat kalmasındı. Sonra artık Allah ne verdiyse. Olanca gücüyle sopayı Kemal’in kafasına indirdi. Arada sesler geliyordu ama umrunda değildi. O yok edilmesi gereken bir yaratıktı artık. Bir daha vurdu bir daha bir daha...
Sesi kesilmeliydi. Fışkıran kan yüzüne gözüne sıçradıkça daha da fazlasından daha büyük intikamların acısını çıkarır gibiydi. Kendini durduramıyordu. İlk darbeyle içindeki zincirler kırılmıştı. Her yeni darbe, ona daha güçlü, daha serbest ve daha diri geliyordu; sanki şiddet bir bağımlılık gibi damarlarında dolaşıyordu.
Neden vurduğu, niçin zevk aldığı umrunda değildi. Mekanik bir parça gibi sürekli inip kalkıyordu kolu. Bütün kötülükleri siliyordu vurdukça. Her darbede biraz daha hafiflediğini hissediyordu. Kemal ne olduğunu anlamak şöyle dursun, oturduğu yerden kıpırdayamamıştı bile. Öylece olduğu yere düştüğünde başı kanlar içindeydi. Nefir, gücü tükenip, nefes nefese kaldığında fark etti adamın öldüğünü.
Elleri acıyordu. Biraz dikkatli bakınca her yanının kan revan içerisinde olduğunu gördü. Kurulmuş oyuncaklar gibi kasaya gitti, bir bidon su alıp üstünü başını temizledi. Yavaş adımlarla kamyonete binip, kontak anahtarını çevirdi. Görev tamamlanmıştı. Yola koyuldu. Evine vardığında yorgunluktan ölecek gibiydi.
Öylece kendini yatağa atıverdi. Boş, rüyasız, anlamsız bir uykudan sonra, yanı başında uyuyan Mırmır’ın huzur veren sesiyle uyandı. Sabah ne çabuk olmuştu. Elini yüzünü yıkamalı traş olmalıydı, hiçbir şey olmamış gibi. Banyoya gitti, yüzüne biraz su çarptıktan sonra aynaya bakarken yüzündeki yanık izini çekiştirdi, ikinciye çekmeye kalmadan görüntüsüne daha dikkatli baktı. Orada bir kahraman vardı artık. Gururla izledi değişen ifadesini. Birazdan kahveye gidecek, Turan geldiğinde gözlerini sadece iki kez kırpacaktı. "Kemal’in infazı gerçekleşti" demekti bu.
Nefir bir sonraki emri beklerken sınır şehrinde yaşayan çoban sabah ezanla kalkmış, kuzularını otlatmak için yola düşmüştü. Her zaman gittiği yer değildi. “Bugün de böyle olsun” diyerek yola düştü. Gün doğup ortalık aydınlanmaya başlayınca fark etti ağacın dibinde yatan adamı. Ceset tanınmayacak haldeydi.
Öleli uzun zaman olduğu belliydi. Tek başına bir şey yapamayacağından jandarmadan yardım istemek için geri döndü. Olay kısa sürede tüm ülkede duyuldu. Devlet sırrı gibi sakladılar gömdükleri şehri. Eğer bilinirse anıta çevirirdi bu halk o mezarlığı. Bir ideolojiyi yok ederken bir kahraman yaratmak olur muydu hiç? Nefir suçunu itiraf etti.
Biliyordu; kahramandı, krallar gibi bakılacaktı hapishanede. Çok yatırmazlardı nasıl olsa. Keşke bunların kökünü kazıyabilseydi. Yanına birkaç parça kıyafet aldı. Dört yıl hüküm giymişti. Koğuşa girer girmez etrafını sardılar. Kendinden önce namı yürümüştü. Bir de onun ağzından dinlemek istediler. Bunlar da kendisi gibiydi. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan anlatırken "Bir kez daha olsa bir kez daha yapardım" derken suratından en ufak bir pişmanlık okunmuyordu. Yine yorulmuştu.
Yatağını gösterdiler. Yastık boynunu ağrıtıyordu. Düzeltmek isterken, altındaki bir kâğıda takıldı eli. Yoksa özellikle mi konmuştu? Kahraman, zangır zangır titriyordu. Elinden yere düşen kâğıdı başka bir mahkum aldı merak edip. Yüksek sesle okumaya başladı: “Göklerde kartal gibiydim, Kanatlarımdan vuruldum…”
Koğuşu sessizlik bürümüştü. Tutuklular âdeta nefes almaya korkuyorlardı. Boğazını temizlemek isteyenler bile yutkunuyordu, öksürmüyordu. Hepsi anlamıştı, aralarında casus vardı. Koğuş ağası Recep, ürkütmekten korkarcasına yavaş hareketlerle, kaytan bıyıklarını burarak yanına yaklaştığı Nefir’in kulağına eğilip ikisinin duyabileceği sesle “Ahdım olsun, bunu yazanı bulacağım” dedi. İkisi de aynı kulvarda olduklarının farkındaydı. Hatta buradaki herkes aynı yoldaydı.
Bilmedikleri; bu topraklarda ne Recep biterdi ne de Nefir. Bugün Turan, Yarın Zülküf olurdu ateşi eliyle tutmak istemeyenler. Maşalar mı? Onlar ya başka hikâyenin kahramanı olarak tahliye edilir veya tuvalette kendini asarak intihar ederlerdi.
***














































